21 Temmuz 2024, Pazar

Şehrin İnşası Eğitimin İhyası – Dr. Ömer Faruk YELKENCİ

Eğitim, okulun sınırları içine hapsedildiği andan itibaren sürekli tartışılan bir müessese olarak var olagelmiştir. Geçen yıllar, yapılan değişiklikler ve çalışmalar bu tartışmaların dozunu azaltmamış, aksine arttırmıştır. Halbuki sorunun esası bizatihi kendisiyle yapışıktır ve eğitim kurumsallaşmış yapısıyla var olduğu müddetçe devam edecektir. Bu sebeple kanaatimiz odur ki eğitim sorununun çözümü onun özgürleşmesiyle mümkündür. Zira eğitim hayatın her alanıyla ilgilidir, her alanından etkilenmektedir. Eğitimin gerçekleşmesini etkileyen birçok değişkenin olması onun bir kalıba sokulmasına müsaade etmez. Bunda ısrar edildikçe sorun çözülmez, sadece büyür.

Bizim modern şehrimiz de tıpkı eğitim gibi karman çorman sorunları içinde barındıran bir şehir olarak şekillenmiştir. İktidarların en kolay finans üretme yöntemi, ekonomiyi güçlendirmenin en kolay yolu olarak inşaat sektöründen faydalanmak istemesi, şehrimizin tasarımını ve yapısını belirleme yetkisini bu konuda hassasiyetleri olmayan grupların eline bırakması ile sonuçlanmış, onların rant odaklı yaklaşımları da hem her şeye ve hem de hiçbir şeye benzemeyen şehirleri ortaya çıkarmıştır. Halbuki felsefenin çok temel bir ilkesi vardır: Siz eşyaya nasıl şekil verirseniz eşya da sizi öyle şekillendirir. Dahası şehirlerin merkezine AVM, stadyum ve rezidansları koyarak insanımızın zaten okullara gelmeden menfi bir cihette şekillenmesine yol açılmış oldu. Okulun ise bunu olumlu yönde değiştirme gücü hiçbir zaman olmamıştır. Olması da beklenemez. Böylece hem her şeye benzeyen ve hem de hiçbir şeye benzemeyen bir topluma doğru evriliverdik.

Esasında bizim şehrimizin, İslâm şehrinin merkezinde nelerin olduğunu hatırlayacak olursak eğitim açısından bu durumun ne kadar önemli olduğunu daha kolay kavrayabiliriz. Bizim şehrimizin merkezinde insanı koruma, kollama ve yetiştirme görevlerini tabii bir şekilde üstlenmiş olan mahalle vardır. Bu mahallelerden oluşan şehrin merkezinde camisi, şifahanesi, kütüphanesi vs. unsurları ile külliye, sosyal ve ekonomik dayanışmanın vücut bulduğu yer çarşı ve diğer unsurlarla beraber bunların hepsinin oluşturduğu bir iklim vardır. Bu yönüyle bakıldığı zaman şehrin insanı şekillendirme ve eğitme noktalarında ne kadar önemli olduğunu görebiliriz. Bu durumu daha da detaylandırarak anlatmak pek mümkündür. Ancak ben bizzat tecrübe ettiğim üç örnekle daha anlaşılır kılabileceğimi düşünüyorum.

Şehir çocuğun/öğrencinin kendini geliştirmesi için ona imkân sunuyor mu?

Birincisi Finlandiya’dan bir örnek: Bu ülke, eğitimle ilgili ilgisiz kişilere; bilmeden, gitmeden, görmeden “eğitimde Finlandiya gibi olmalıyız” cümlelerini kurduran ülke. İşte şimdi ben size anlatacağım örnekle bu ülkenin eğitimde neden gerçekten iyi olduğunun sebeplerinden birini vermiş olacağım. 2010 yılında eğitimde örnek ülke Finlandiya’nın eğitim sistemi hakkında doğrudan fikir sahibi olabilmek için Finlandiya’ya gittik. Helsinki’ye 60 km. uzaklıkta göl kenarında bir şehir olan Lohja’ya ulaştık. Bu şehirde bir ilköğretim okulunu ziyaret edip görüşmeler yapacaktık. Finlandiya eğitim sisteminin birçok boyutunu gördük, birçok tespitte bulunduk elbette. Ancak onları bu kısa yazıya sığdırmak mümkün değil ve bu yazının konusu içiresine de girmiyor. Sadece şehir-eğitim ilişkisini doğrudan anlatan şu hususu paylaşmak istiyorum: Okul müdürüne öğrencilerin giriş çıkış saatlerini sorduğumda çıkış saatinin 14.00 olduğunu söylemişti. O zaman için bu benim çok dikkatimi çekmişti. Ben de ziyaretin son gününde çıkış saatinde öğrencilerle sohbet edebilmek için kendisinden izin istemiştim. Okulun çıkış saatinde bahçede her biri sırtında sırt çantaları çoğunluğu bisikletiyle bir kısmı da yürüyerek okuldan ayrılıyorlardı. Sorabildiğim kadar çok öğrenciye nereye gittiklerini sordum.

Aldığım cevaplar şöyleydi:

  • Piyano dersine gidiyorum
  • Futbol okuluna gidiyorum
  • Gitar dersine gidiyorum
  • Keman dersine gidiyorum
  • Kitap kulübüne gidiyorum

Aklıma ilk gelen şey şu oldu: Şehir bizdekinin tam aksine o yaştaki öğrencilerin bile gidecekleri yerlere, yukarıda sayılan ve sayılmayan aslında eğitimin bizatihi kendisi olan eğitim fırsatlarına kolaylıkla ulaşmasına imkân veriyordu. Şehir bu yönüyle güçlü olursa eğitimi de güçlendirirdi.

Şimdi bizde böyle bir şehir, eğitim şehir ilişkisi olup-olmadığı, üzerine düşünelim. Diyelim ki şehrinde ulaşım imkânları var ama meselâ kanun, bağlama, ud, basketbol, yüzme, ebru, hat, resim vs. aklınıza ne geliyorsa kurslar yeterince var mı ve ulaşılabilir mi? Hadi diyelim bu imkân da var. Çocuklar okuldan kaçta çıkıyor? Bu imkânlardan faydalanmak için zamanları var mı? Vs. vs. vs.

Okul, öğrencisi olmayan şehrin diğer çocuklarını eğitiyor mu?

İkinci örneğimiz Türkiye’den. 1981 yılında Türkiye basketbolda Balkan Şampiyonu olmuştu. Ülkemizde çok sevilen futbolda uluslararası arenada bir türlü başarılı olamayışımız ve millî hislerle, hasretle ve sabırsızlıkla beklenen başarının basketbolda gelişi o yılların gençlerinin önemli bir kısmının ilgisinin basketbola yönelmesine sebep oldu. Ayrıca hemen hemen aynı zamanlarda Türkiye’nin tek kanalı TRT’de Beyaz Gölge isimli bir dizi filmin başlamasının da bu yönelimde etkisi büyük olmuştu. Dizinin konusu NBA’de oynayan fakat sakatlanarak basketbolu bırakmak zorunda olan eski bir basketbolcunun, siyahîlerin ve göçmenlerin yaşadığı bir mahallenin lisesinin, Carver Lisesi’nin basketbol takımına koç olmasıyla başlayan olaylar dizisi etrafında şekilleniyordu. Bu dizi, hem basketbolda taze bir başarı yakalamış bir ülke olmamızdan ötürü konusunun basketbol ve hem de koçun okulun çevresinin sorunlu sosyolojisiyle mücadelesi ile ABD’de yaşanan ve millet olarak her zaman antipatimize sebep olan ırkçılığa karşı savaşını da içermesi sebebi ile dönemin Türkiye gençlerini tabiri caizse damardan yakalamıştı. Ancak o zamanlar kelimenin tam anlamıyla İstanbul’da bile “tesis yoktu”. Ortaokul yıllarımdı ve basketbol oynayabilmek için uzak yerlere gitmek zorunda kalıyorduk. İlerleyen günlerde kendi imkânlarımızla marangozda bir pota, demircide de bir çember yaptırmış ve sokağımızdaki odun telefon direğine takarak oynamaya başlamıştık ama gerçek pota hissi için özellikle hafta sonları erken kalkıp yürüyerek uzak da olsa bazı yerlere gitmeyi göze alıyorduk. Bu yerlerden bir tanesi de Moda’da bulunan Saint Joseph Lisesi idi. Daha sonra bu frankofon okulla farklı vesilelerle yollarımız kesişecekti ama o gün için bize basketbol oynama imkânı sunduğu için değerli ve çok sevimliydi.

Bu okul da diğer Yabancı Okullar gibi Hristiyan bir tarikatın misyonuna bağlı okuldu ve binası tarihi binaydı. Bizim okullarımızdan farklıydı kısaca. Bu da etkileyici bir durumdu. Okula cümle kapısı gibi bir kapıdan giriyor idik. Girişte sınıflar vardı ve sınıfların kapısı hafta sonu da açık olurdu. Biz girer sınıflara bakar, onlara has belki seksen belki yüz senelik öğrenci sıralarıyla sınıfları incelerdik. Şüphesiz bu okul her yönüyle bizi çok etkiliyordu. Daha sonra Özel Öğretim Kurumları Genel Müdürü olarak bu okulu ziyaret ettiğimde o sıraların hala farklı bir yerde de olsa kullanılıyor olduğunu görmek tasarrufun ve doğru kullanımın ne demek olduğunu sarsıcı bir şekilde bana hatırlatmıştı. Bu sınıfların olduğu bölümde ikinci bir kapı vardı. Oradan orta bahçeye geçebilirdiniz. Okulun orta bahçesinin bir kısmında onlarca basket potası ve birkaç tane basket sahası -sayısını unuttum, iki ya da üç olabilir- vardı ve biz burada kendi aramızda basketbol oynar, diğer mahallelerden gelen takımlarla basketbol maçları yapardık. Okul bahçesinin kalan kısmı ise gayet özenle düzenlenmiş yeşil alan, yollar ve heykellerden mürekkepti. Heykellerden özellikle aklımda kalan tahmin edebileceğiniz gibi Hz. Meryem ve Hz. İsa heykelleriydi. Bizler Müslüman çocuklar olarak Hz. Meryem de Hz. İsa da inancımızın bir parçası oldukları için zamanla heykelleri de sevimli ve kabul edilebilir bulmaya başlıyorduk. O zamanlar düşünürdüm yabancı bir okul bize nasıl oluyor da izin veriyor okulun içinde basketbol oynamamıza diye. Aslında sadece basketbol oynamamıza izin vermiyorlardı. Okullarını her yönüyle hiçbir şey saklamadan bize gösteriyorlardı. Bu da eğitimin bir parçasıydı. Yani şehirde kendi öğrencileri olmayan çocukları/gençleri de eğitmeyi başarıyorlardı.

Şehircilik anlayışı öğrencinin eğitimini etkiliyor mu?

Son örneği ise kendi okulum, lisem üzerinden Haydarpaşa Lisesi üzerinden vermek istiyorum. 1981 yılında lise birinci sınıfa başladığımda Haydarpaşa Lisesi hala tarihi binasında idi. Lise hayatımın iki yılını şimdilerde Sağlık Bilimleri Üniversitesi olan o muhteşem binada geçirdim. Acıbadem Köprüsü durağından otobüse binmiş ve okulun önünde inmiştim. Okulun tarihi görüntüsü ile ihtişamlı kapısından geçerken o an farklı bir dünyaya giriş yaptığımı anlamıştım. İlk derse girmiş teneffüse çıkarken düz ayak girdiğimiz okula, bahçesine çıkarken iki kat kocaman çelik merdivenlerden inişimiz aklımı bir hayli karıştırmıştı. Okul bittiğinde Tıbbiye Caddesi’nden yürüyerek Kadıköy’e inmiş o güzergâhta daha sonra detaylarıyla öğreneceğim Harem’e giden yol üzerinden geçen köprü ve oradan kesintili görüntüsü ile Selimiye Kışlası, Numune Hastanesi, GATA (Gülhane Askerî Tıp Akademisi Hastanesi), Haydarpaşa Tren Garı, Ayrılış Çeşmesi ve oradaki tarihi çınar ağacı ile tanışmıştım.

Şehircilik anlayışının bir yansıması olarak okul mimarîsi öğrenciyi eğitiyor mu?

Genel olarak yapılara bakıldığında orada özgün bir mimarî dil aranır. Okul yapılarında ise bu dil eğitimin bir parçası olarak da ele alınır. Dahası okulun sahip olduğu değerlerin referans noktaları ile eğitim yapılarının mimarî bir dile sahip olması, bu yapılara özgün bir kimlik kazandırabilir. Aynı zamanda eğitim yapıları, gününü orada geçiren öğretmen ve öğrencilerin öz kimliklerini bulmaya yardımcı olan bir yaşam alanı olarak önemli bir unsurdur. İnsan kendine özgü kimliğiyle kendini çevresinden ve çevresindeki herkesten ve her şeyden ayırırken eğitim yapıları da bulunduğu çevre ve hizmet verdiği topluluk ve sosyal çevresiyle beraber kendi mimarî dilini kurarlar, kurmalıdırlar. İşte okulun ilk günü beni etkileyen şey bu dilin yansımaları olmalıydı diye düşünmüşümdür, o gün aklıma geldikçe.

Kimlik mimarî dili, mimarî dil de kimliği oluştururken bu durum eğitim yapısından faydalananlar ve bu yapının sosyal çevresi üzerinde güçlü bir aidiyet hissi oluştururlar. Dolayısıyla eğitim yapılarında değerler ve bu değerlerin oluşturduğu hisler yapının kimliği ve mimarî dilinden bağımsız değildir. Bu anlamda ben Haydarpaşa Liseliyim dediğimde aklıma hep tarihî binamız gelir, sonradan taşındığımız kimliksiz okul binası ise hiç gelmez.

Halbuki bir eğitim yapısı, yakın ve uzak çevresiyle sağlam ilişkiler kurabilir. Çünkü eğitim; yapısı, öğrenci, öğretmen, yönetici ve diğer unsurlarıyla aynı zamanda sosyal bir çevre anlamına gelmektedir (Katırcı, 2016).

Birinci yani mimarî boyutu ile ele alındığında 1934-1984 arası Haydarpaşa Lisesi binası, avlusu, cümle kapısı ve her iki yanında çifte minareli Türk-İslâm mimarisi yapılarını andıran kuleleri, yüksek tavanlarıyla öğrencileri üzerinde kültür kodlarını, büyük bir özgüveni ve aidiyet hissini oluştururken böylece güçlü bir kimlik inşa ediyordu. Bu kimlikten etkilenmemek mümkün değildi. Pek tabii olarak ben de çok etkilenmiş ve bunu izlerini sonraki hikâyelerimde de yaşamıştım.

Şehir öğrenciyi eğitiyor mu?

Diğer boyutu ile yani okulun çevresi üzerinden baktığımızda Tıbbiye Caddesi üzerinden, Zeynep Kâmil tarafından gelirken sağ tarafta Selimiye Kışlası ve Selimiye Camii, dönemin Veterinerlik Fakültesi, okulun tam karşısında Numune Hastanesi ile Kadıköy Rıhtım tarafından gelirken öncelikle Osmanlı Devleti zamanlarında hacca gidenlerin uğurlandığı Ayrılış Çeşmesi, sol tarafta kalan Haydarpaşa Garı ve Haydarpaşa Camii, Gülhane Askeri Tıp Akademisi binaları ve diğer unsurları ile okulun çevresi, hiç tahmin edilemeyen bir yerleşkede güçlü bir tarihi çevre ve sosyal doku sunmaktaydı. Ayrıca okula çok yakın olan, karadan kesintisiz bağlantısı sebebiyle Harem-i Şerif toprağı kabul edilen Harem Semti’nin, Anadolu Yakası’nın otogarını, Haydarpaşa Gar’ının yine Anadolu Yakası’nın tren garını barındırması okulun uzun bir dönem yatılı olmasını ve öğrencilerin memleketlerine giderken bu imkândan kolaylıkla faydalanmaları –yürüme mesafesi- ayrı bir sosyal boyutu ifade etmektedir. Sıralamaya çalıştığım tarihi yapıların ihtişamı; Osmanlı Devleti’nin gücünü anlamama, Harem Semti’nin isminin ve Ayrılış Çeşmesi mevkiinin derin anlamlarını o günden öğrenmeme ve böylece belki de üniversitede Tarih bölümünü okumama etki etmişti.

1934-1984 yılları arasında kullanılan eski Tıbbiye-i Şahane binası özel mimarî yapısı ve çevresinde yer alan tarihi ve sosyal dokusu ile de öğrencilerini eğitmeyi başarmış, onların hayatında olduğu gibi benim hayatımda da derin izler bırakmıştır.

Şimdi hep beraber düşünelim; eğitimi mi yeniden inşa etmemiz gerekir, şehri mi yeniden ihya etmemiz gerekir, yoksa iş işten geçti de kurtarıcı mı beklememiz gerekir?

Benzer İçerikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir