25 Temmuz 2024, Perşembe

Anadolu Ruhu’nu Diri Tutmak İçin Özümüze Dönmeliyiz – Prof. Dr. Mahmut Erol KILIÇ

Değerli hocam, Anadolu ruhu denilince tam olarak ne anlaşılmalıdır? Çok sade bir üslupla toprağın ruhu mu olur? diye sorulacak olsa cevabınız ne olur?

Toprak bu manada aslında tarafsızdır. Bizim geleneğimizde toprağı şereflendiren insandır. “Şerefü’l-mekân bi’l-mekin” derler. Toprak aslında nötrdür. Toprakta siz çok kaliteli ekim yaparsanız orayı mümbit hâle getirirsiniz. Ama zaman içerisinde o toprağı katledebilirsiniz de, çorak, kara toprak haline de getirebilirsiniz. Burada önemli faktör yine insandır. İnsanın kâmil oluşu veya nakıs oluşuyla doğru orantılı olarak ayağını bastığı o toprak da değerlendirilir. Bizim Anadolu dediğimiz toprağın bu manada toprak oluşundan kaynaklanan bir niteliği yoktur aslında. Üzerindeki insanlardan dolayı Anadolu ruhu oluşmuştur. Hatta şöyle söyleyelim, mesela İslam dünyasının en batısı olan Endülüs’ten orta doğuya doğru hicret etmiş olan Muhyiddîn İbnü’l-Arabî isimli bir arif Mekke’de otururken “Kalk ve Anadolu’ya git!” emri almış ve Anadolu’ya gelmiştir. Ondan yaklaşık 100 sene sonra yine doğudan Evhadüddîn-i Kirmânî isimli bir zat Anadolu’ya açılıp gelmiştir.

Yine aynı tarihlerde Belh’ten Mevlânâ Celaleddîn-i Rûmî aynı şekilde önce aile olarak Bağdat üzerinden Mekke’ye gelmişlerdir, Mekke gibi mübarek bir beldede kalabilecekken onlar da almış oldukları bir işaretle Anadolu’ya gelmişlerdir. Buradan şunu anlıyoruz ki Anadolu topraklarına nefes üfleyen, ruh üfleyen insanlar, kamiller olduğu zaman, irfandan ve hikmetten anlayan idareciler olduğu zaman doğal olarak irfan ve hikmet ilimleri oraya doğru meyletmiştir.

Kahire’den geçerken Muhyiddîn İbnü’l-Arabî yemeğine zehir konularak öldürülmeye çalışılıyor, Bağdat’tan geçerken bazı sıkıntılar yaşanıyor ama Anadolu’ya geldiği zaman Sultan tarafından şehrin 10 km. kadar dışına çıkıp karşılanıyor. İlim iltifata tabiidir yani ilim kendine iltifat gösterilen yere doğru tabii olarak meyleder. Binaenaleyh o yıllarda Anadolu’nun cazibe merkezi olması aslında o dönemde Anadolu coğrafyası üzerinde yaşayan idarecilerin ne kadar yüksek bir irfan ehli olduklarının da bir göstergesi.

Aynı çizgi daha sonra Osmanlı’da da devam etmiştir. Osmanlı’nın ta Osman Gazi’den başlayarak son yıllara gelinceye kadar padişahları, sultanları ariflere çok büyük kucak açmışlardır. Mesela Yavuz Sultan Selim, Mısır seferinde en önemli işlerinden bir tanesi olarak Şam’a uğrayıp Şam’da Muhyiddîn İbnü’l-Arabî’nin kabrini bulmaya çalışmıştır ve bulduktan sonra da başının üstüne bir türbe, yanına bir cami, bir medrese, bir şifahane ve aşhane yaptırılması kararını vermiştir. Oradan da şunu anlıyoruz ki karşılıklı bir ilişki bu. Siz bu yaklaşımı sürdürürseniz o toprak mübarek oluyor ama siz oradan arifleri kovarsanız, bir zamanlar baş tacı ettiğiniz bu Kâmil insanları olumsuzlamaya başlarsınız onlar da yavaş yavaş terk-i diyar ederek başka yerlere doğru giderler, sonra siz de “göçtü kervan kaldık dağlar başında” diye ilahilerini söylemeye başlarsınız. Binaenaleyh Anadolu ruhu, Anadolu’nun kendi toprağından kaynaklamıyor. Toprak bildiğimiz toprak, kimyasal özellikleri itibariyle ama oraya üflenen nefes çok önemli.

Şu anda Anadolu’nun hali nedir? Bu ruh devam ediyor mu ve bu ruhu devam ettiren saikler var mıdır? Bugüne dair ne söyleyebilirsiniz kıymetli hocam?

Mülk Allah’ındır, ancak tabii ki Anadolu insanının öncelikleri, merak ve ilgi duyduğu şeyler değişti. Bu değişme Müslümanım diyenlerde de çok, dindar olmayan seküler çevrelerde de aynı şekilde. Hepsi birden maneviyat ilimlerine ve maneviyat erbabına karşı olmuşlar. Çok enteresan bazı Müslümanlarla siyasal manada düşman olduğunu ileri sürdükleri laik çevrelerin maneviyat karşıtlığında örtüştüklerini görmekteyiz. Bazı Müslüman ilahiyatçılar ve bazı Müslüman yazar-çizerlerin Türkiye’de çok enteresan bir şekilde siyasal manada karşıt olduklarını ileri sürdükleri pozitivist veya rasyonalistlerle aynı jargonu kullandıklarını görmekteyiz. Bu ciddi bir problemdir. Yani “Din hurafelerle dolmuştur, dinimizi ayıklamamız gerekiyor, hadisler çoğunlukla zaten uydurmadır, Kur’an bize yeter!” söylemleri Türkiye’de pozitivist olan, rasyonalist olan din karşıtı çevrelerin dillendirdiği aynı iddialardır aslında.

Dinî ilimler maddeci olmak zorundadır, diye kitabın bir bölümüne başlık yapmış ilahiyatçı var mesela. Dinin ne olduğunu bilmiyor her şeyden evvel. Yani din maneviyattır dediğimiz zaman zannediyor ki biz dünyayı terk edeceğiz, böyle melekler gibi uçacağız. Zannediyor ki biz, din maneviyattır dediğimiz zaman dünyayı ihmal edeceğiz. Sanki Muhyiddîn İbnü’l-Arabî dünyayı ihmal etmiş, sanki Mevlânâ dünyayı ihmal etmiş. Dünyayı en iyi güzelleştirenler dünyaya sırtını çevirenlerdir ama dünyaya hâkim olmaya çalışanlara dünya hâkim olmuştur. Bu paradoksu, bu ters ifadeyi anlayamıyorlar bir türlü. Dünyanın peşinde koştukça koşarsın ve yorulursun.

Muhterem hocam, dün bu ruhu besleyen maneviyat önderleri vardı. Bugün bu önderler yine var mı? Bu topraklara anlam katan ve bugünkü seyrini veren, bugün bu ruhu mayalamaya devam edenlerdir diyebilir miyiz?

Bunun olabilmesi için az evvel söylediğim gibi bir iltifat görmesi lazım, baş tacı etmeleri lazım. Allah’ın bâtın ismi de vardır, zâhir ismi de vardır. Zâhire çıkacak olan bâtındır, bâtında ne varsa o zâhire çıkar. Dolayısıyla Allah dostları her zaman vardırlar ve kıyamete kadar da var olacaklardır. Ancak zâhire çıkmalarının önünde engellerle karşılaşırsalar geriye çekilirler, bâtında yer alırlar. Şu an Anadolu’da olan budur, çünkü revaç yani talep meselesi bu. Talep görmedikleri için istenmedikleri için varlar ama bâtındadırlar. Ara ki bulasın. Bir de meydanda olup sırf çene dediğimiz, günün modası neyse, günün modası tasavvufsa tasavvuf yaparız, değilse başka bir şey yaparız diyen profesyonel tasavvuf satıcıları da var. Mevlana’ya göre diyet, Mevlana’ya göre oruç, Muhyiddîn İbnü’l-Arabî’ye göre ev bakımı, çiçek bakımı gibi saçma sapan böyle kitap yazarları var. Eğer sufizm satıyorsa sufizm yaparız, diyenler var yani.

Hocam Anadolu’nun ruhu bir sekteye uğradı sanki. Modern dönemde bu iltifat kayboldu ve değersizleştirildi. Yeniden ruh üflenmeli, bu ruh devam etmeli elbette, peki bu nasıl olabilir?

Gayet belli, Allah Kur’an-ı Kerîm’de insana ruhundan üflediğini söylüyor. Sizin dinî eğitim formatlarınız var, mesela İmam Hatipleriniz, İlahiyat Fakülteleriniz var veya Anadolu’da, Doğu Anadolu’da medreseleriniz var, bunların hiçbirinde müfredat içerisinde manevi ilimler yoktur. İslam dünyasının geneline bakalım. Şeriat Fakülteleri var Afrika’da, bazı zengin ülkelerin sponsorluğunda hiç birinde maneviyat dersleri yoktur. Hukuk dersleri vardır ve din dersleri vardır. Şeriat fakültelerinde, İslam üniversitelerinde okutulan din sadece linguistik (yani Arap dili edebiyatı) ve hukuktur. Nisa Suresi 113. ayette “Biz sana kitabı ve hikmeti indirdik.” beyanında “hikmet”i indirdik diyor. Hikmeti bilmezsen kitabı bilemezsin. Peki hikmet nedir? Hikmet ilimleri diye bir ilim var mı müfredatta? Bizim Kur’an kurslarımızda var mı? Çocukları bol bol hafız yapıyoruz. O kadar çok hafızımız var ki asr-ı saadette bu kadar yoktu. Saygı duyuyorum, çok önemli bir vazife ama bugün artık yapay zeka ile hafızlık yaptırabiliyorsunuz.

Hâl ile yaşanmayan ilmin, sadece ‘bilgi’nin ‘ilim’ kabul edilmediğini biliyoruz. Anadolu’ya bu manevi ruhu mayalayanlar hangi değerlerle hareket ettiler, bu ruhu nasıl üflediler? İlimle değil mi?

İlim bu zaten, nefes üfleyenlerin yaptığı ilimdir. İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir, sen kendini bilmezsen bu nice okumaktır, diyen Yunus bunu sana çok güzel söylüyor zaten. Biz gelenekten koptuk, bugün Yunus Emre, Niyâzî Mısrî, Mevlana referanslı konuşan ne ilahiyatçı var, ne İslamcı var, ne siyasal kişiler var. Çok enteresan yani bugün tırnak içerisinde İslamî yazar dediğimiz herhangi birisinin kitabını aldığınız zaman referans noktaları içerisinde, saygı duyuyorum, Heidegger’i görebilirsiniz. Nietzsche’yi görebiliyoruz Bergson’u görebiliyoruz ama Yunus’tan bir beyit göremezsiniz, Mevlana’yı göremezsiniz. Bu yabancılaşmadır. Kendimize dönmemiz lazım. Peki biz kimiz? ‘Bir ben var bende, benden içeri’ der Yunus. İşte “kendilik” bu demek. Seni sen yapan sendeki manevi emanet, ondan sonra senin sosyolojik özelliklerin gelir. Evet, Karamanlı olabilirsin, Amasyalı olabilirsin ama bunlar ikincil değerlerdir, metafizik değerler değildir.

Esas olan metafizik değerlerdir. Misal, insan-ı kâmil olmaktır birinci derecede önemli olan. Sen kâmil bir insan olabiliyor musun? Ona bak. Sen elinden, dilinden, belinden insanların emin olduğu bir insan tipi olabiliyor musun? Ondan sonra diyebilirsin ki ben Konyalıyım, ben Erzurumluyum ama o silindi gitti onun yerine ikame değerler öne çıktı. “Ben var ya ben, biz var ya biz”…

Kıymetli hocam, O ruhu diriltmek için yeniden öze dönmek gerekiyor o halde değil mi? Bu da öncelikle kendini bilmek, kendini tanımakla mümkün oluyor. Biz ne kadar kendimizi, değerlerimizi ve geleneğimizi tanıyoruz?

Türkiye Müslümanları geleneklerindeki dini eğitim formatından bihaber durumda maalesef. Osmanlı devletinin ilk medresesi İznik medreseleridir. İznik medreseleri başmüderrisi Davut el-Kayserî’dir. Davud el-Kayseri, Molla Fenari gibi kimseler İslam’ı nasıl anlıyorlardı ve nasıl yorumluyorlardı, bundan bîhaberdirler. Molla Fenârî’yi bugün bize sadece bir hukukçu bir mantıkçı olarak tanıtırlar oysa Molla Fenârî’nin muhteşem bir metafizik eseri olduğunu söylemezler nedense. Sadreddin Konevî’nin kitabı üzerine şerhi vardır. Bugün bir hukukçu, bir molla Sadreddin Konevî okuyabilir mi? Davud el-Kayserî, Muhyiddîn İbnü’l-Arabî’nin Fusûsu’l-Hikem’ini medresede şerh etmiş kişidir. Bugün hangi medresede Muhyiddîn İbnü’l-Arabî’nin kitabı okunur? O hâle geldik. Bugün ben Müslüman’ım, diyenler de bu yabancılaşma içerisinde. Türkiye Müslümanı ne idüğü belirsiz bir İslam yaşıyor. Mesela başka ülkeler daha net bu noktada. İran’a gidiyoruz “Şiî’yim” diyor. Şiîlik nedir diyorsun, anlatıyor sana. Suudi Arabistan’a gidiyorsun “Vahhabî’yim” diyor. Nedir Vahhabilik, anlatıyor. Türkiye’ye geliyorsun Ehl-i sünnet olduğunu söylüyor, ama Ehl-i sünnet kavramının neyi ihtiva ettiğini bilmiyor. Çok karışık bir ortam var.

Taşköprülüzâde’nin “Mevzûâtu’l-Ulüm” isimli eserinde tasnif etmiş olduğu ilimler hiyerarşisinin yeniden incelenmesi gerekiyor. İncelemenin ötesinde bunun tercih edilmesi gerekiyor. Türkiye Müslümanları, buna vakıf ve derneklerimiz de dâhil, hiçbiri bu konulara yatırım yapmıyor. Çok güzel aşhanelerimiz var, fakirleri doyuruyorlar, öğrenciye burs veriyorlar, fakat fikri bir dünya görüşü yok. Dünyada en fazla vakfı, derneği olan Müslümanlar Türkiye’de. 3 kişi bir araya geliyor dernek kuruyor. Bir dernek, bir vakıf kurulur ama onun öncesinde bir fikir olur, dernek o fikrin derneği olur, çünkü dernek cesettir, bedendir o cesedin bir ruhu olur. Karşı değilim yani kalkıp öğrenci burs vermek fakire yardım etmek, bunlar güzel şeyler fakat din metafiziktir. Peygamber kimseye kitap hediye etmedi kendini ortaya koydu kendisi vardı ortada.

Güneşin altında yeni aranacak bir şey yok. Her şey belli, kendi doktrinimizi ortaya koymamız lazım. Doktrinimiz olmazsa sadece sloganlarla hareket ederiz. Kalıcı olmak istiyorsak bu şart.

Benzer İçerikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir