3 Şubat 2026, Salı

İslam Ülkeleri Arasında Ekonomik İşbirliğinin Geleceği: Fırsatlar ve Zorluklar – Dr. Öğr. Üyesi Fatih Kırşanlı

İslam İşbirliği Teşkilatı’nın 57 üye ülkesi var. Dünya ölçeğinde yaklaşık 200 ülke olduğunu düşünürsek, bu yüzde 25’in bile fazlasına tekabül ediyor (sadece ülke sayısı olarak). Yine dünya nüfusunun 8 milyar civarında olduğunu düşünürsek, bizim temsil ettiğimiz alan yine yüzde 25 civarında. Ama dünya gayri safi milli hasılasının 100 trilyon doları biraz geçtiğini düşünelim. Bütün bu üye ülkelerin toplam gayri safi milli hasılası 9 trilyon dolar. Yani hem nüfusta hem temsiliyette yüzde 25 iken, gayri safi milli hasıla yüzde 10’un bile altında olmuş oluyor. Bu, bize bir şeyler söylüyor.

Bununla alakalı, İslam ülkeleri içerisinde belli ticaret anlaşmaları yapılmış, gümrük duvarlarını azaltacak adımlar atılmış. Mesela bunu Körfez İşbirliği Teşkilatı’nın 6 üyesi arasında görüyoruz: Gidiş gelişler sadece kimliklerle serbest olarak gerçekleşiyor. Ama İslam ülkeleri içerisinde kullanılacak ortak bir para birimine ya da ticareti tamamen gümrük duvarlarını sıfırlayacak bir sisteme henüz kanalize olunamamış. Bunlar da tabii ki bize farklı şeyler söylüyor.

Bunlar ne anlama geliyor? Çok önemli… Bir de tabii İslam ülkelerinin özellikle belli kısımlarının 1960’lardan sonra bağımsız olduğunu düşünürsek, iş birliği olanaklarını artıracak ulus-devlet inşa süreci biraz zaman aldığı için bu durum onların aleyhine işleyen bir faktör olmuş. Özellikle Avrupa ülkelerinde gördüğümüz öğrenci değişim programlarının İslam ülkeleri arasında hayata geçirilememesi de önemli bir eksiklik. Örneğin, Erasmus değişim programları var ama İslam ülkeleri arasında benzer bir program bir türlü canlandırılamıyor.

İslam Dünyasında Kurumsal Zayıflık ve Mikro Dinamikler

Peki, iş birliğinden ne anlıyorum? Biraz ona değineyim. Bu işin istatistik kısmıydı… Mikro dinamiklere öncelikle odaklanmak benim için makrodan biraz daha önce geliyor. Makro çalışan biri olmama rağmen… Peki, bunlar ne demek? Bir ulusun ya da bir devletin duygusal hedefleri olabilir; tarihsel süreçte yaşadıklarından hareketle. Bir de o devletin kurumsal kapasitesi vardır. Dolayısıyla, ulaşılmak istenen duygusal hedeflerle mevcut kurumsal kapasite arasındaki fark ne kadar büyürse, işbirliği olanakları da o kadar azalır.

Dolayısıyla, burada her bir İslam ülkesinin mikro dinamiklere odaklanması çok önemli. İkinci bir nokta ise, “el-marife” ve “nizam ve irade”… Yani bilgi olacak, irade olacak ve bunu hayata geçirecek bir düzen olacak. Biz ne kadar mikro dinamiklere odaklanıp bu alanlarda kendimizi geliştirirsek, bilgi odaklı farklı düşüncelere ne kadar tolerans gösterip onları anlamaya çalışırsak, bu, ortaya iyi bir irade çıkaracaktır. Ve ortaya çıkan irade, küresel bir sistem olarak da karşımıza gelebilir.

Dolayısıyla, her bir Müslüman ülkesinin önce mikro dinamiklere -bilgiye verilen önem gibi-odaklanması, bunun sonucunda ortaya çıkacak olan bilgiyi ve toleransı karşılayacak irade ve bu ikisinin birleşerek daha sonra bir küresel nizama dönüşümü hedeflenmelidir. Çünkü ekonomi teşebbüsünün yegâne ayağını, bence, mikro dinamikler içerisindeki bu noktalara odaklanmak oluşturuyor.

Üçüncü kısımda her zaman dile getirilen, yine mikro dinamikler içerisinde konuşulması gereken adalet anlayışıdır. Entelektüeller, siyaset yapıcılar, politika yapıcılar, bundan ne demek istediğimizi İslam dünyası içerisinde anlatmalı, konuşmalı ve bunu sürekli gündemde tutmalıdır.

Mesela araştırma-geliştirme konusunda Kore, 1950’lerde Türkiye ile aynı seviyedeydi, ancak sonrasında büyük bir fark yarattı. Çok ciddi şekilde araştırmaya ve gelişmeye önem verdi. Ancak biraz daha ayrıntılı baktığımızda Kore’de farklı bir hikâye de var: Örneğin, 1997 yılında Asya krizi yaşandığında ve ülkenin parası büyük ölçüde değer kaybettiğinde, altın fiyatları yükselince Koreliler gönüllü olarak bir altın kampanyasına katıldılar ve devletlerine ellerindeki altınları sundular.

Örneğin, ülkemizde yapılan son açıklamalara göre yastık altındaki altın miktarı 300 milyar dolar (yaklaşık 5.000 ton) civarında. Yani Türkiye ekonomisine henüz dahil edilmemiş ciddi bir varlıktan bahsediyoruz. İkinci bir nokta: 2009 yılında, COVID’e benzer başka bir grip salgını Meksika’da gerçekleştiğinde, yaklaşık 15.000 Koreli orada bulunuyordu. Kendi bölgesel güçlerini kaybetmemek adına maskelerini takarak çalışmaya devam ettiler. Oysa diğer ülkelerden gelen çalışanlar böyle bir zorunlulukları olmamasına rağmen işleri bırakmıştı. Korelilerin bu tutumu, Türkiye ve Güney Kore örneğinde, mikro seviyede toplumsal yapıların farklılıkları hakkında bize önemli ipuçları veriyor. Bu calibi dikkattir.

Fırsatlar, Tehditler ve Toplumsal Dönüşümün Koşulları

Birincisi: Fırsatlar, çoğu zaman ciddi tehditler barındırırken; tehditler de büyük fırsatlar doğurabilir. Bu iki kavram birbirine geçmiş durumdadır. Bence, bu kadar iç içe geçmiş bir dünyada, özellikle Müslüman ülkeler arasında bankacılık ve finansın geliştirilmesi büyük önem taşıyor. İkincisi: Düşük fırsat maliyetleri sayesinde artık eğitime ulaşmak ya da bir ürünü üretmek için gerekli girdileri elde etmek eskisine göre çok daha kolay. Üçüncüsü: Eğitim. Eğitime katılım artık çok basit. Evlerinizin rahatlığında oturarak Harvard ve Stanford gibi üniversitelerin derslerine kolayca erişebiliyorsunuz. Bu da önemli bir imkân. Dördüncüsü: Daron Acemoğlu’nun da sıkça vurguladığı gibi yapay zekâ (AI) ve teknoloji büyük bir gelişim içerisinde. Özellikle genç nesil, bu alanda kendilerini giderek daha fazla geliştiriyor. Müslüman dünyasının genç ve dinamik nüfusu, bu fırsatı değerlendirebilir. Son olarak: Kültürel yetişmişlik… Kendi toplumumuz içerisinde Kur’an ve sünnet odaklı bir aile yapısı oluşturarak gelecek nesilleri iyi yetiştirmeliyiz. Dünyanın gelişmiş ülkeleriyle kıyaslandığında, bu değerler bizi öne çıkarabilecek önemli unsurlar arasında yer alıyor.

Bununla ilgili olarak, gerekli gelişmelerin devam etmesi gerektiğini düşünüyorum. Özellikle 7 Ekim’deki İsrail saldırılarından sonra, dünyadaki neoliberal düzenin Amerikan merkezli yapısında ciddi kırılganlıklar mevcut. Ben de doktorasını Amerika’da yapmış biri olarak söyleyebilirim ki, burada büyük belirsizlikler söz konusu.

Peki, bu bizim için nasıl bir fırsat yaratabilir? Eğer hikâyemizi adalet, bilgi, irade ve düzen odaklı bir şekilde inşa edebilirsek ve var olan kaynaklarımızı doğru kullanabilirsek, bu yetkinliklerimiz bize alternatif düşünce yolları açabilir.

Leland Stanford… Amerika’nın batısında (Kaliforniya bölgesinde) büyük demiryolu hatlarını geliştiren ünlü bir iş insanı. Wikipedia’ya baktığınızda kendisinin “Batı’daki kaynakların hırsızı” olarak anıldığını görürsünüz. Ancak aynı zamanda Stanford Üniversitesi’nin de kurucusudur. Böyle bir figür bile büyük bir eğitim kurumu inşa edebilmiştir. Dolayısıyla, biz de kendi finansal kaynaklarımızı doğru şekilde kullanarak farklı seviyelere ulaşabiliriz.

Aynı şekilde, Çin merkezli ekonomik sistem ve Batı eksenli yapıların, bizim dünyamıza fazla bir şey öneremeyeceğini düşünüyorum. Ancak, kendi ülkelerimizdeki yolsuzlukları azaltarak ve kaynaklarımızı verimli kullanarak bu sistemlerden bağımsız bir gelişim sağlayabiliriz. Aynı şekilde, yine Amerika odağında bize sunulacak çok fazla ders yoktur. Çünkü mülkiyet hakları açısından ülkede var olan asıl vatandaşların topraklarının nasıl ellerinden alındığını biliyoruz.

Tehditlere değindiğimizde ise şöyle bir tablo çıkar karşımıza: Yolsuzluk, yolsuzluğun yönetimi ve yolsuzluğun din ve siyasetle olan ilişkisi… İslam ülkeleri içerisinde, başta bahsettiğim 57 ülkenin hangisiyle konuşursak konuşalım, yolsuzluğun kendi ülkelerinde büyük bir problem olduğunu söylemişlerdir. Ancak mikro dinamiklerle önce kendi içimizde nerelerde ve nasıl problemlerimiz olduğunu görmeden, makro seviyede çözüm önerileri sunmak belki de çok gerçekçi değildir.

İkinci nokta genç işsizliktir. Bizde de çok yüksek olan genç işsizlik, örneğin Mısır’da şu anda %50’nin üzerindedir. Diğer Müslüman ülkelerde de durum benzerdir. Zenginlik ve gelir eşitsizliği, kişi başına düşen milli gelirin 70.000 dolar olduğu Katar ile 300 dolar olduğu Yemen’i aynı kategori içinde değerlendirmenin ne kadar adil olup olmadığı konusunda ciddi bir yeniden değerlendirme yapmayı gerektiriyor.

Bir diğer mesele, “crony capitalism”, yani elit kapitalizmidir. Yönetenlerin kendilerine yakın gördüğü insanlara destek vererek, onların büyümesini sağladıkları ve kaynakları verimsiz şekilde dağıttıkları bir sistemdir.

Bir diğer önemli nokta ise finansallaşmadır. Bugün Körfez ülkelerinde finansallaşmanın geldiği nokta akıllara zarar bir durumdadır. Örneğin, Kuveyt ya da Katar isterse, Faslıların birbirleriyle olan iletişimini anında kesebilirler. Çünkü finansal kaynaklar oranında yüzde 70-80 gibi yüksek bir oranda o ülkelerin telekomünikasyon şirketlerini yönetmektedirler. Bu da bölge içinde farklı kırılganlıkları beraberinde getirmektedir.

Bölgesel problemler ise İran ve Körfez merkezlidir. Burada özellikle iki kavram çok önemlidir: şura ve istişare. Bu kavramları içselleştirerek daha fazla kullanmamız gerektiğini düşünüyorum. Ekonomik çeşitlendirme ile kurumsal kapasitenin ve kalitenin artırılması da büyük önem taşımaktadır. Bu ne kadar geliştirilirse, bizim hikâyeyi anlatma biçimimiz de o kadar iyi olacaktır.

Son olarak, 2006 Nobel Ekonomi Ödüllü Edmund Phelps’in, “Ekonomik büyüme toplumların karakterine bağlıdır.” sözünü, şu şekilde değiştirmek istiyorum: “Ekonomik iş birliği, toplumların karakterine bağlıdır.” Ayrıca, Aliya İzetbegoviç’in, “Mekanlar, insanlar arasındaki ilişkide çok önemli değildir; mühim olan, manevi olarak birbirine yakınlaşmaktır.” sözünü de hatırlatmak isterim. Araştırmalarımda sıkça referans aldığım Malik Bin Nebi’nin “El-kabiliyye lil-istimar” (kolonize olmaya yatkınlık hali) kavramına değinerek bitirmek isterim. Büyük güçler her zaman fitne peşindedir. Ancak ben ne yapıyorum? Önce bütün soruları kendime yöneltmem gerekiyor diye düşünüyorum.

 

Benzer İçerikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir