25 Temmuz 2024, Perşembe

Bir Kavram, Bir Alem – Mustafa KARAHANCI

Bir Kavram, Bir Alem

Yakın zamanlarda öğrendim, Arapça bir ifade olan süluk kelimesinin; bir yola girmek, katılmak, intikal etmek anlamına geldiğini. Salik ve meslek kelimesi de aynı kökten türemiş. Salik; yola giren, seyr-i süluk; manevi yolculuk, meslek ise; hayatta tutulan yol anlamında kullanılırmış…

Benim mesleğe ilk adımım, bu bilgilerin uzağında başladı. Yol neydi, yolculuk nereyeydi bilmediğim 17-18 yaşlarındaydım. Rehberim olmadan, bilinçsiz üniversite tercihleri yapmıştım. Sudaki çöp gibi, akıntıda sürüklenmiş 11. tercihim Mimarlık Bölümünü kazanmıştım. Mimar neydi? Neyle iştigal ederdi? Anlat deseler, tamamlanamamış birkaç cümle kadar olurdu.

Uzun okul yıllarım, meslekten/yolculuktan bihaber geldi geçti. Heybemde mimarlığın M’si belki yüklü, mezun olmuştum. Sonra, iş hayatı, öyle böyle gelip geçen 4 yıl…

2010 yılı ortalarıydı. Mardin’e yol almakta olan iki kıymetli dost, Halil İbrahim Düzenli ile Asım Divleli, kısa bir vakit, selam verip devam edeceklerini söyleyince, onları bir kitap muhibbi olan Aksaray Valisi Orhan Alimoğlu ile tanıştırmak istediğimi söylemiştim. Vali bey tatlı tatlı muhabbetine devam ederken, bana aniden hangi tür kitapları okuduğumu sormuştu. Cevabımdan tatmin olmamış: -Boş şeylerle vaktini öldürme, al şu iki kitabı oku, demişti: Saadettin Ökten/Yahya Kemalin Rüzgarıyla ve Turgut Cansever/Kubbeyi Yere Koymamak.

Mimarlık yolculuğumun (mesleğimin) makas değiştirdiği günlerdi.

Satır satır çizdiğim o kitapları okurken,

“Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum

Gökyüzünden habersiz, uçurtma uçurmuşum(Necip Fazıl Kısakürek)

diye feveran ediyordum.

Eğitim aldığımız mimarlık okullarında, bilinç yoktu. Batı özentili sadece biçim öğretilmekte idi. Öğreten ve haliyle öğrenenler, arkasındaki felsefeden bihaberdiler. Öz kurcalanamadığı için, yaşanılan çağın kopyaları ve gibi’leriyle meşgul idiler. Literatürü tamamen Batı ekolüne yaslanan Sosyoloji eğitimimde de durum bundan farksızdı. Kökünü beğenmeyen dal, dalını beğenmeyen meyve gibiydik. Çürüme mukadderdi.

Üç sahada (mimari, musiki ve Divan Edebiyatı) dünyaya nam salan bir geçmişin çocuklarıydık. “Medeniyetimiz Süleymaniye’de kubbe, Itri’de nağme, Baki’de şiir” (Cemil Meriç) idi. Mimar Sinan’ın yanında çırak olan Baki, Sinan’ın taşta yaptığını kelimede yapmaya çalışmıştı.

Kelime ve kavramların önemli olduğunu çok sonraları öğrendim. Bir kavramın, bazen bir Alem kadar genişleyebileceğini de. Mimar-imar-ömür-umran kelimeleri, hepsi aynı kökten, ama ayrı ayrı dünyalara açılan birer kapıydı.

Mimar; Îmar eden kişi demekti, yani yeryüzünü güzelleştiren kişi. “O, sizi yeryüzünden (topraktan) yarattı ve sizi oranın imarında görevli (ve buna donanımlı) kıldı” (Hud Suresi 61. ayet) emr-i ilahisi, insanın dünya ödevini önümüze koymuştu: Yeryüzünü güzelleştirmek.

İbn Haldun, Umran tasavvuru’nda şöyle diyor: İnsanın yeryüzünde halife olması (Bakara 30. ayet), onun yeryüzünü imar etmesi amacına yöneliktir. İnsan yeryüzünü mâmur hale getirince, Allah’ın onu yaratmasındaki amacın, yeryüzüyle ilgili kısmı tahakkuk etmiş olur.

Şairler, gönül insanları hep aynı nokta-i nazardan hareket etmişler:

“Bu dünyayı kuran Mi’mar / Ne hoş, sağlam temel atmış. / İnsanlığa ibret için / Kısım kısım kul yaratmış.” diyen Aşık Veysel, ibret alabilme yetisi verilen insanın, vazifelerine dikkatleri çekiyor. Her insan, aslında bir mimar. Yeryüzünü imar etmeyen/güzelleştirmeyen insan, ömrünü yaşamış değil, bilakis tüketmiş oluyor.

En büyük israf, ömrün israfı. XVI. yüzyıl şairi Zatî, “gördüm” redifli gazelinde ““Bu ne güzel bir vakıadır ki can gözünü açıp / gaflet uykusunda geçen ömrümü rüya gördüm” diyerek, bizleri gaflet uykusundan uyanmaya, can gözünü açmaya davet ediyor.

“Çalabım bir şâr yaratmış iki cihân âresinde / bakıcak dîdâr görünür ol şârın kenâresinde” diyen Hacı Bayram-ı Veli’nin işaret ettiği noktada aynı: Şârdan yani şehirden maksad insanın kalbi, kalbin “iki cihan arasında” olması ise, insanın maddi ve manevi yönlerine, ulvi ve süfli taraflarına işaret etmekte.

Nasıl ki tek kanatlı bir kuş uçamıyorsa manasız madde de işe yaramıyor. Kalp gözünde ışık olmayan, etrafı aydınlatamıyor. Gönlü mamur olmayan, yeryüzünü imar edemiyor. Kınalızade’nin “Hikmet eşyâyı lâyık ne ise eyle bilmek ve / Ef ’ali lâyık nice ise eyle kılmaktır” sözlerinden mülhem, Halil İbrahim Düzenli ‘nin deyimiyle, idrak edemeyen inşa da edemiyor…

Bu ülkede, mevzusu öğretilmeyenler, mevzi kazmaya gönderilmiş. Gül devrini görmeyenlerden, bülbül olmaları istenmiş. Yaşadığımız şehirler gösteriyor ki, testide ne varsa, dışına o sızmış. Eğri cetvelden doğru çizgi çıkmamış.

“Yeryüzünde en yüksek imar ise, insanın imarı. Ham elmas bir kömür, onu değerli yapan usta eller ve işlenmesi. Nesil ihya edilmeden, şehir imar edilemiyor. İhmal edilen nesil, imar edilen şehri tahrip ediyor.” (Turgut Cansever)

Yunus’ça konuşalım, lafı uzatmayalım: “Az söz erin yüküdür, çok söz hayvan yüküdür.”

Merhum Fethi Gemuhluoğlu’nun ümidini taşıyoruz…

“Kişi düştüğü yerden kalkar ayağa” derdi, “Sanatla başladı yurdumuzda yabancılaşma; gene sanatla atılacak yurt dışına” eklerdi, “Sanatla kalkacağız ayağa.”

“İçinden incisi düşmüş istiridye kabuğu” (*Necip Fazıl) haline gelmiş medeniyetimiz, yeter ki niyetler tazelensin, yeniden neşv-ü nema bulur. Yeryüzü imar edildikçe, ömrümüz de bereketlenir. İmar; şenlendirme ve ihya demek. Önce gönüller şenlensin, beldeler kendiliğinden ihya olur.

Benzer İçerikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir