12 Temmuz 2024, Cuma

“Su”dan Meseleler – Tahsin HAZIRBULAN

Bilimsel bir makale için olmazsa olmaz bir şey vardır: Özet. Özetin ise bitişiğine söz konusu makaleyi okurlara tanıtmak ve bir çağrışım uyandırmak amacıyla asgarî olmak üzere “anahtar kelimeler” eklenir. Makaleyi okuyacak olan kişi belki özeti bile okumadan sadece anahtar kelimelere bakarak makale hakkında bir intiba edinir. Bu yazımızın başlığı “Su”dan Meseleler. Bu deyim söylenildiğinde genellikle şu çağrışımlar zihinlerde uyanır: Basit, önemsiz, sıradan vb. Biz ise bu yazımızda “Su” dan ciddi meseleler çıkartma niyetindeyiz. Bu yazı içinde anahtar kelimelerimiz: Su, Çeşme, Vakıf, Cihânnümâ.

SU VE ÇEŞME

“Su Hayattır” sözünü hepimiz biliyoruz. İnsan su olmadan asgari azami 10 gün yaşayabilir. Tarih öncesi çağlarda insan topluluklarının ilk yerleşik alanlarını akarsu/göl kenarlarında kurdukları bilinir. İnancımızda, Hacer validemizin yaptığı dua sonucunda Hz. İsmail’in için zemzem verilmiştir. Yine zahmetli hac yolculuklarında hacı adaylarının su ihtiyacını karşılamak için yapılan/vakfedilen birkeler olduğu gibi özellikle hanım sultanların doğrudan yaptırdığı su yolları da vardır. Harameyn’e yapılacak olan su yolları meselesi Osmanlı-Memluk çekişmesinin de ana meselelerinden birisini oluşturmaktaydı.

Bu tür örnekleri çoğaltmak mümkündür. Su eşsiz bir nimet ve düşünenler için büyük bir lütuftur. Osmanlı Arşivinde çalışma yaparken gözüme ilişen bir evrak dikkatimi çekti. Belge Kanuni Sultan Süleyman dönemine ait “İstanbul’da bulunan çeşme ve kuyuların tecdid-i binâ” edilmesi başlığını taşımaktaydı. Belgeyi temin edip okumaya başladım. Yeni açılacak ve bakımı yapılacak olan çeşme ve kuyuların hangi semt ve mahallelerde olduğu ayrıntılarıyla yazılmıştı. Tarihi belgeyi okuma nihayete erdiğinde Âsitâne’de 46 çeşme ve kuyunun tecdîd-i binâ olunacağı anlaşılmaktaydı. Bu çeşmeler hiç şüphesiz halka hizmetin yanında “Sadaka’nın en faziletlisi su teminidir” Nebevî müjdesindeki gayeye ulaşmak için yapılmıştı.

Daha sonra “Osmanlı Döneminde Su Yolları, Çeşmeler, Su Vakıfları” ile ilgili yapılmış çalışmalara göz attım. Çeşme yaptırmak ve kuyu açtırmak ciddi bir mali külfeti olan çalışmalardandır. Osmanlı Devletinde yapılan hayrî eserler içerisinde şehre içme suyu getirme ve çeşme yaptırma örnekleri de vardır. Su getirmek, çeşme açtırmak Sultan’lar ve hayır sahibi kişiler için hayrî hizmetin yanı sıra büyük bir itibar vesilesi olarak görülüyordu. Örneğin, Eğriboz’un fethinden sonra burada görülen içme suyu sıkıntısı ada nüfusunun artmasına engel olmaktaydı.

Adanın bu sorunu, Kayserili Halil Paşa, Ano Kambia adında ki sarp köyden kanallar vasıtasıyla getirttiği suyla çözülmüştür. İçme suyu şehrin birçok yerine çeşmeler vasıtasıyla dağıtılmıştı. Bu hizmetin sonucunda ilerleyen zaman içerisinde ada nüfusunda ciddi bir artış meydana gelmişti. Çok büyük ve muazzam bir kültürel ve tarihi mirasa sahip olduğumuzu bu kez “Su” ve “Çeşme”lerden muşahede ettim. Merhum, Semavi Eyice’nin DİA’daki “Çeşme” maddesi altında yazdıkları büyük bir medeniyetin “Su” ile nasıl kurulabildiğini çok güzel bir şekilde anlatmaktaydı. Vakıf Medeniyeti. Ne büyük bir medeniyet… Bugün pet şişelerde rahat ulaşabildiğimiz içme suları yüzyıllar önce büyük bir organizasyon sonucunda halka ulaştırılmaktaydı. (Afrika’da açılan su kuyuları ile ilgili bir belgesel izlemenizi veya okuma yapmanızı önerebilirim.) Suyu bizle buluşturan sadece çeşmeler değil; sebil, kuyu, birke, şadırvan vb. ile birlikte doğrudan su dağıtan Saka’lar.

VAKIF

Vakıf kelime itibariyle “tutmak, alıkoymak ve hapsetmek” anlamlarına geliyor. Bir yorum olarak söyleyebiliriz ki vakıf yapmak “Hayır ve hak yolunda hapsolunmak alıkonulmak” demektir. Hür iradeyle yeni bir dünyanın inşası için çalışmak veya Numan bin Sabit gibi hak olanın hâkim olması için dört duvar arasında kalmak gibi. Selçuklu ve Osmanlı medeniyeti bir vakıf medeniyetidir. Bugün bizim yaşadığımız ve bize hasret olarak yaşayan şehirlerimizin büyük kısmı vakıflarla birlikte kurulmuştur. Çalışmakta olduğum “Yeni-şehir” kurulan vakıflar ile birlikte sıfırdan inşâa ve ihyâ edilmiştir. Vakıflar kuruluş amaçları/çalışma yöntemleri açısından farklılık gösterir ancak hepsi aynı gaye uğruna çalışmayı amaç edinirler.

Örneğin Hayrî vakıflar vardır; aç doyuran, çıplak giydiren, kış günlerinde yaban hayvanlarını düşünen, genç kızların çehizlerini düzen vakıflar. Vakfedilen kitaplar, kütüphaneler vardır. Fatih Sultan Mehmed’in, Sahn-ı Semân Medreseleri kütüphanesi için vakfettiği yüzlerce kitap ile Osmanlı İlmiyesi için nice müderris nice kadı yetişmiştir. Yine vakıflarımız, cemiyetlerimiz var bizim, adam yetiştiren, nesil yetiştiren. Mefkûre sahibi, ideâl sahibi şahsiyetli vakıflar: Millî Gençlik Vakfı, Hakyol Vakfı, İlim Yayma Cemiyeti, Safa Vakfı gibi. M. Zahid Kotku, Yahyalılı Hacı Hasan Efendi, Celalettin Ökten ve Necmettin Erbakan’ın kendisini vakfettikleri vakıflar. Ve bu vakıflardan, şehit Adnan Demirtürk’ün “düşlediği 1000 yıl sonrasını” tecdîd edecek, bir gül bekçisi gibi itinayla yetiştirdiği nesiller.

CIHANNÜMÂ

Söz konusu tarihî belgede dikkatimi çeken en önemli ifade çeşmelerin/kuyuların “tecdîd-i binâ” edilmesiydi. Bu sözden çeşmenin musluğundan, taşlarına kadar her yerinin baştan aşağıya yenilenmesini anlamaktayız. Malûm sözün bir diğer anlamı ise kuruyan çeşmenin kaynağıyla yeniden buluşturulması. Yani, vakfiyesine uygun hale getirilmesi, hizmet verecek hale dönüştürülmesi. Evet, kesilen kaynağın yeniden çeşme ile buluşturulması ve halkın, istifadesine sunulması. Çeşmenin bulunduğu yer çeşmenin kaderini de belirliyor. Bu yer istifade edenlerin çeşitliliğini ortaya koymakla birlikte hangi amaç için kullanılmak istediğini bize izhâr ediyor. Örneğin bazı çeşmeler var, katma değeri çok yüksek. Örneğin Eyyüb Ensari çeşmesi. Burada dua eden mühibbanın kuruyan diline afiyet veriyor. Bazı çeşmeler ve kuyular ise temizlik amacıyla kullanılıyor.

Dini “necm” etmek için, her birisi bir akarsu, her biri bir çağlayan olan “Hakyol’da, Safa’da mayalanan, MGV’de bir kılıç olup parlayan yürekleri aynı azim ve aynı aşk üzere bir araya getirme gayretinde olan bir oluşum: “Cihannümâ”. Yıllar önce kuruyan, küllenen, kaybolan, vakfiyesi yitirilen gönüllerdeki muştuyu müjdelemek için kurulmuş bir çatı. Tıpkı, çeşmelerin tecdid-i binâ ettirilip suya kavuşturulması ve aslî haline dönüştürülmesinde olduğu gibi maziyi atîye taşımanın gayretinde olmak, kuruyan, çölleşen modern çağda bir vaha görevi üstlenmek hem bu çatının hemde bizim temel vazifemizdir.

Yazımızı Dülgerzâde Camii’nde tecdid-î binâ olan çeşme kitabesi ile bitirelim:

Şimdi tamir olunub Cami-i Dülger-zâde

Yapdı yanında onun çeşme-i âli-bünyân

Allah’ül-hamd ki ma’mûr olub ol beytullah

Oldu zemzem gibi çok kimse bu sudan reyyân

Cereyân eyleyeli ab-ı safâ-bahşâsı

Suyunu buldu ser-çâr sûy-ı haffâfân

Az değildir ki letafetde bir içim su diyem

Nehr-i câri kadar etmekdedir abı cereyân

Dest-i erbâb mekârim gibi tası pür-hûd

Bûs ederse n’ola ebnâ-yı sebil onu her ân

Hızır eğer uğrasa bu çeşme-i can-bahşâ gece

Zulmet-i şeb’de sanırdı suyun ab-ı hayvân

Hayli döküldü saçıldı bu su Allah yoluna

Kıldı baniyesi için kesb-i dua-yı atşân

Halkı etdikçe bu ser-çeşme-i câri irvâ

Sahibin Hakk ede sir-âb-ı zülâl-i ihsân

Söyledi safvet-i tab’ ile Sururi tarih

“Çeşme-sâr eyledi câri yine Esma Sultan”

Benzer İçerikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir