9 Temmuz 2024, Salı

Şehir ve İnsan – Selim CERRAH

Bizim medeniyetimizde şehrin sahibi toplumdur. Tevhid hakikatine uygun yaşama iddiasındaki milletler kamu yararını temin etmek için sosyal ve iktisadî imkanları geliştirirler, problemleri ortak akılla çözerler, engelleri birlikte aşarlar. Toplum adına şehri yönetenler, en başta da idarecilerimiz şehre emanet bilinci ile yaklaşmalı. Şehir ve medeniyet demek kanun ve düzen demektir. Medeniyetler düzenli hayat sürülen, kuralların yok sayılmadığı yerlerde büyür ve gelişirler. Medeni şehirlerde teröre, kaosa, kargaşaya yer yoktur; orada yaşamak zor değildir, çünkü orada güvenli ve kaliteli hayata alan açılır.

Bir şehri yaşanmaya değer, yaşanılır kılan şey insanın şehirle kurduğu bağ ile kendisini şehre ait görebilmesidir. İnsanı şehre ait kılan ahenk kaybolursa şehir huzursuzluk kaynağı haline gelir. Birbirine gönülden bağlı olanların birlikte yaşadığı yere şehir denir. İçinde rahat nefes alamadığımız, bizi boğan yerler bizim şehrimiz olamaz. Aidiyetimizi tahrip eden, güveni tüketen, kimliğimizi yok sayan şeyleri kaybedince şehirler huzursuzluk sebebi olur.

İnsan ilişki kuran, ünsiyet sahibi olan varlıktır. Zaman içinde birbirimizin yüküne omuz vererek belli mekanlarda yaşarız. Medine medeniyet ve din kelimelerinin kök anlamı “Deyn” yani borçtur. Aslında birbirimize borçlu yaşarız ama kendimizi şehire borçlu değil ondan alacaklı gibi görüyor, şehri tahrip ediyoruz. Kendimizi şehirden ve ahalisinden alacaklı gördüğümüz gibi şehri emanet değil ganimet olarak görüyor, şehrin rantını sadece kendimizin hakkı görerek yaşıyoruz. “Ulan İstanbul” naraları atışımız belki de ondan.

Estetik ve zerafetten yoksun binalar gözü yoruyor, gönlü incitiyor. İmar ile ömür aynı kökten gelir denilir. Soralım o zaman, bu hale nasıl geldik? Şehirlerimiz imar mı ediliyor, inşa mı ediliyor? Bu kötü mekânlar kendi kendine mi ortaya çıktı? Bu şehirleri kim planladı bu planları kimler, nasıl uyguluyor?.. Elbette iyiyi yapan biziz ama şehirdeki kötü şeyler de bizim eserimiz. Metropollerde yaşanan ha- yatın akışına bakalım: Oturduğumuz mekânlar, işlerimizi yaptığımız, bürolar bize ait olmadığı gibi biz de oraya ait olamıyoruz.

İslâm dîni geldikten sonra ilk plânlı şehir hicretin 17. yılında Kadisiye savaşı sonrası ordugâh olmak üzere Kufe’de kuruldu. Sa’d b. Ebi Vakkas’ın şehrin kurulacağı yeri tespit etmek için tayin ettiği iki uzmanın raporunda olduğu gibi şehri “çölden alçak, sivrisinek yatağından yüksek yer”de kuralım teklifini kabul etti. Önce caminin yeri belirlendi, şehir cami etrafında kuruldu. Şehrin ana caddesi 40 devenin yan yana yürümesi esas alınarak 100 metre genişliğinde yapıldı, sokakları ise 10 deve genişliği esas alınarak 40 metre oldu. Evler mahremiyet gözetilerek, ortak mekanlar ulaşımı kolay olacak şekilde yapıldı… Anlamı “kum tepesi” olan Kufe böyle kuruldu (Belazuri, Futuh’ul Buldan).

Zamanla insicamı bozulan her yerde nükseden problemler Kufe’de de görülmeye başlandı. Doğru plân ve uygun tercihler güven ve huzur içinde yaşamaya yetmiyor. Kufeliler idarecilerinden sürekli şikâyet ettiler. Hz Ömer (r.a.) “Kufe halkına karşı bana kim yardım eder? Onlara dirayetli birini vali tayin etsem, onu azgın ve fâcir gösteriyorlar, zayıf birini tayin etsem küçük görüyorlar” diye şikayet etmişti. Kufe halkı Kurucu valileri olan Sa’d b. Ebi Vakkas’ı haksız yere suçlayınca o da onlara “Allahım hiç bir emiri onlardan, onları da hiç bir emirden memnun etme” diye beddua ettiği söylenir. Kufe’ye giderken Hz. Hüseyin’e (r.a.) söylenen “Ehl-i Kufe bî vefa” , Kufe halkı vefasızdır, ifadesi belki buradan geliyordu…

Şehir, içinde yaşayanlara ait olduğu kadar gelecekte orada yaşayacak olanlara da aittir. Şehri imar etmeye başlamadan önce toprağın değerini idrak eden, onu emanet bilen insanlar olmalıyız. Bu sebep- le yerleşim yerleri kurulurken planlar esnek, gelişime açık yapılmalı uygulama hayata dokunmalı. Planların odağında toplum ve insan olmalı. Yoksa neler mi olur? Bir yerde suistimaller başladı mı, artık ücra köşelere kadar yayılır, toprak hamurumuz olarak değil rant vasıtası gibi görülmeye başlanır. Öyle de oldu, eller ve gönüller kirlendi, kalpler katılaştı, var olanlar olması gerekenleri geri itti. Bencillik ve sınırsız arzular her geçen gün bizi daha fazla kuşatan teknolojiyle birleşince rotamız şaştı, ruhumuz kirlendi, maneviyatımız azaldı, rüşvet toplumları çürüttü. Şehirlerimiz insanın kalbini yoruyor. Aliya İzzetbegoviç, “Şehir ne kadar büyürse orada dindarlık o kadar azalır” demişti. Çoğu ahlâkî değerlerimiz yozlaştı, kalplerimiz çorak: Yazık ki kimse hakkı olana razı olmakla yetinmiyor.

Mescid-i Nebevi inşa edilince Peygamberimizin şehre dair üç temel esas ortaya koyduğu nakledilir. 1; şehir merkezinde yoğunlaşmanın olmaması lazım. 2; şehirde güvenliğin, asayişin sağlanması gerekir. 3; merkeze uzak yerlerde oturanlar da merkezle irtibatını kaybetmemeli, ulaşım kolaylaştırılmalı.

Hacı Bayram-ı Veli’den bize kalan “Çalabım bir şâr yaratmış, iki cihan âresinde” şiiri şehirle birlikte insan kalbinin de inşa edildiğini anlatır. “Ben dahi bile yapıldım, taş u toprak arasında” demişti hünkâr. Taş ile kastedilen kalptir. “Şakirtleri taş yonarlar, yonup üstada sunarlar.” Taşı yontmak kalbi cilalamak, terbiye etmek demek. Nasıl ki taşlar temizlenince kıymet bulursa kalpler de temizlenerek kıymet bulur, cevher mücevhere böyle dönüşür. Kalbini kötü ve yanlış işlerden temizleyerek üstadın merhamet ellerine teslim ederek yaşayanlar taşa ruh verir. Eskiler için onlar taş yontmamış, adete taş ile şiir yazmışlar denir. Böyle bir idrak ile şiir yazan bir ecdadın çocuklarıyız. Bu yolda yürüyen ecdadımız eserlerini âdeta ibadet eder gibi inşa etti, camileri, tekkeleri, köprüleri, kemerleri, sütunları ile varlığa değer katarak yaşadılar.

Firavunlar da şehirler kurdular, şehirde yaşadılar. Piramitler ölen Firavunlar için mezar yeri olarak yapıldı. Piramitlerin dayanıklı olmalarını temin etmek için bina çökünce ortaya çıkan şekli örnek alarak tasarlandı, böylece farklı bir uygulama yapıldı. Biten hayat yıkılan bir dünya gibidir, mesajı verilmek istenmiş olabilir. Firavun öldükten sonra dünya ayakta kalsa neye yarar, der gibi enkaz şeklinde olan mezarlara girdiler.

Şehir, fiziki yapısıyla düzenli ve temiz olmalı, manevi yapısı ile insanlığa huzur vermeli, can, mal, din, düşünce ve teşebbüs emniyetini teminat altına almalı… Eski zamanlarda şehri kurarken üzerine titrediğimiz ilkelerimizi tekrar tekrar hatırlayalım. İnsanoğlu hayatın ve mekânın emanet olduğu bilincine ermeli. “Doğu da batı da Allah’ındır” buyruğunu bilmez miyiz? İnsan kalbi kâinatı yaratan Allah’tan günü doğru anlamayı ve gecenin ruhları onarma kudretini öğrenir.

İçinde yaşadığımız tabii ortamı güzelleştirmek için çalışmalıyız, insanî ilişkileri nezaketle, komşuluk hukukunu hakkaniyet, adalet, şefkat ve merhametle sürdürelim. Hepimiz birbirimize bağlıyız, yaşadığımız şehri güzelleştirmek, şehrin huzuruna katkı vermek, onu geleceğe taşımakla mükellefiz.

Aç gözlü, kibirli ve gönülleri kirli insanlarla nereye kadar gidilir olduğunu göreceğiz. Her yerde barış değil çatışma, adalet değil zulüm kol geziyor. Çağdaş dünya Beyaz, Anglosakson, Protestan adamın rahatını temin etmek için ayakta tutuluyor. BM altındaki örgütler eliyle bunu yönetiyorlar. Diğer toplumları idare ediyorlar, onların doğuştan sahip oldukları hakları yok sayarak kıt kanaat yaşamalarına kerhen müsaade ediyorlar. Rahatları bozulmasın diye sorunların bir kısmını çözüyorlar.

Dünya fani dostlar, onu çok abartmamak gerekir. Sâdî Şirâzî’nin Birleşmiş Milletlerin duvarındaki hikmetli sözü çok şey anlatsa da anlayan yok; “On derviş bir kilimde uyur da iki padişah bir dünyaya (iklime) sığamaz.”

Benzer İçerikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir