21 Temmuz 2024, Pazar

Söyleşi – Prof. Dr. Numan KURTULMUŞ (TBMM Başkanı)

Küresel salgınla birlikte dünyada yeni bir döneme geçildi. Bazı düşünürlerin “dispozitif” dediği, tedbirleri sert yeni bir normatif sisteme mi girildi veya bazı yazarların “dayanışmacı zorunluluk” olarak dile getirdiği yeni bir döneme mi geçtik?  Dış politika ile diplomasi bağlamında soracak olursak, hedefler ve ilkeler çerçevesinde neler söyleyebilirsiniz?

2020 yılı bizden sonraki kuşaklar için bir milat olacak, zira pandemi koşullarını, tüm dünyayı saran küresel bir tehdit olarak yaşadık. Sağlık sistemleri başta olmak üzere ciddi tedbirler alındı, ticaret tüm dünyada yavaşladı hatta geriledi, ekonomide büyük kayıplar oldu. 2020 yılı itibarıyla tüm dünyadaki ekonomik kayıp 4 trilyon dolar civarındadır, buna hükümet desteklerini de eklediğimizde 15 trilyon dolarlık bir kayıptan söz ediyor ekonomistler. Ekonomiden, siyasete, toplumsal yapıdan eğitime, üretim yöntemlerinden çalışma türlerine birçok alanda köklü değişimleri yaşadığımız aşikâr. Kısaca, pandemi dünyada yepyeni bir dönemin kapılarını aralamıştır. Yeni dönemin daha hakkaniyetli, daha paylaşımcı, daha dayanışmacı bir dönem olacağına inanıyorum.

Türkiye’nin global salgının yol açtığı ihtiyaç ve tedbirler konusunda dünya ile dayanışma içinde olması önceliğimizdir. Bizim gerek bu tip küresel koşullara, gerekse bölgesel meydan okumalara karşı göstereceğimiz dış politika tavrı bellidir.

1 – Millî menfaatlerimiz çerçevesinde rasyonel bir dış politika takip edeceğiz. Edilgen ve buyruk bekleyen değil, etkin ve kendi yolunu çizebilen, çözüm üreten bir Türkiye… Güçlü ve büyük Türkiye!

2 – Milletlerin bağımsızlığına ve devletlerin egemenliğine saygılı olmak bizim ilişkilerimizin esasıdır. Eşit ortaklar olmak koşuluyla, tüm devletlerle müzakereye açığız. Ancak eşit olmayan koşulları, farklı muamele ve ayrımcılığı, kategorizasyonu kabul etmeyiz. Uluslararası ilişkilerde, diplomasi ve müzakereye dayalı ilişkiler geliştirilmesi taraftarıyız.

3 – Hakkaniyet sahibi bir milletiz. Bize adaleti ve barışı miras bırakmış bir medeniyetin mensuplarıyız. Devlet tecrübemiz ve siyasi birikimimiz, dış politikada emperyalist yaklaşımları reddeder. Şimdiye kadar hiçbir milletin emeğini de, zenginliklerini de sömürmedik, bundan sonra da adalet ve hakkaniyet dış politikadaki ana ilkelerimizden olacaktır. Yani, ne başkalarının hakkını yeriz, ne de başkalarına kendi hakkımızı yediririz.

4 – Tek ve çok taraflı antlaşmalarda; karşılıklı müzakere, iş birliği ve rızaya açık tavır, bizim dış politikamızın unsurlarındandır. Sahadaki güç kadar, masadaki gücü ve yumuşak güçler dediğimiz sivil inisiyatifleri de dış politika eksenimiz içinde değerlendiriyoruz.

5 – Mazlum ve masum halkların sözcüsüyüz. Çünkü, biliyoruz ki Türkiye, Türkiye’den ibaret değildir. Bizim için gönül coğrafyamızın anlamı ve değeri büyüktür. Sözcü ve öncü olmaya devam edeceğiz.

6 – Küresel salgının tüm dünyaya öğrettiği tecrübeye göre; hakkaniyete dayalı, daha dayanışmacı, daha adil, daha özgür, yeni bir dünyanın kurulmasının yolu açılmıştır. Pandemi koşulları yeni bir dayanışmayı zorunlu kılıyor. Hakkaniyete ve adalete dayalı dünya görüşümüzün özeti Sayın Cumhurbaşkanımızın tüm dünyaya; haykırdığı “Dünya, 5’ten büyüktür” mottosudur. Mevcut uluslararası siyasal sistem de, adalet sistemi de, ekonomik sistem de bugünkü insanlığın problemlerine çözüm getiremiyor. İnsanlığın yeni bir küresel siyasal ve ekonomik sisteme ihtiyacı olduğu açıktır.

Dış politikamız ve izleyeceğimiz yol haritası konusunda şu başlıkları verirsek, düşünsel ve politik tasavvurumuz hakkındaki çerçeve de çizilmiş olur:

1 – Ekonomik gücümüzü ve istikrarımızı artırarak devam ettireceğiz. 2 – Dış politikada etkin olmaya bütün imkânlarımızı kullanarak devam edeceğiz.

3 – Devlet – millet kaynaşmasını artırarak devam ettireceğiz.

4 – Türkiye küresel iddiasını sürdürmek için başkalarının yörüngesinde hareket etmek değil kendi eksenini tahkim etmek zorundadır. Bunun için de tüm dünyadaki millet varlığımızı güçlendireceğiz.

Efendim, pek çok düşünür, 2000’li yıllarda dünyanın siyasi anlamda yeni bir kaotik döneme girdiğini ifade ediyor. Dış politika ile iç politikalar arasında nerdeyse sınır kalmadı veya iç içe geçmiş yeni bir mimari var. Özellikle ABD, Çin ve Rusya gibi güçlü ülkelerin hemen her ülkeyle ilgili yatırım ve projeleri var… Zygmunt Bauman’ın deyimiyle bu yeni “muğlak dünya ilişkileri” atmosferinde, dünya yeni bir barış zemini yakalayabilir mi?

Bunu diplomatik dille soracak olursak; ‘’Yeni bir PAX’ın kurulması mümkün müdür?” Evet mümkündür. Ama bu öncelikle nereden baktığımıza, hangi paradigmaya sahip olduğumuza bağlı bir husustur. Hangi bakış açısı içerisinde dünyayı, olayları değerlendirdiğimize bağlı. Sizlere dünyada günümüzde büyük karışıklıklar yaşanan bölgelerden üçüne ilişkin örnekler vereceğim. Bu örnekler aynı zamanda tarihsel olarak insanlığın barışıyla ilgili en önemli tecrübelerindendir. Bunlardan birisi; Osmanlı medeniyetinin beş asır boyunca Balkanlar’da sağlamış olduğu PAX’tır ki; büyük bir düzendir. Farklı mezhepleriyle ve meşrepleriyle Müslümanlar, Hristiyanlar, farklı etnik kökenden insanlar, hepsi bir arada yaşadı. Asırlar boyunca Balkan coğrafyasında ne bir din kavgası, ne bir mezhep savaşı ne de etnik bir çatışma oldu.

Makedonya’da Makedonya eski Devlet Başkanı Sayın İvanov’dan bir şey öğrendim, Makedon lisanında, Türkçe “Komşu Kapıcık” diye bir tabir var. Aynı mahallede yaşayan komşular var. Bir aile Katolik, diyelim ki onun yanındaki Sünni bir Müslüman, onun yanındaki Ortodoks bir Hristiyan, onun yanındaki evde de Bektaşi Alevi bir Müslüman aile yaşıyor. Bu aileler o kadar iç içe geçmiş, o kadar barış içerisinde yaşıyorlar ki komşular birbirlerinin evlerine dış kapılardan girmiyorlar. Evlerini birbirine bağlayan, nispeten biraz daha küçük, eğilerek girilen, komşu evin iç bahçesine açılan “Komşu Kapıcıklar” var ve bu kapıcıklar vasıtasıyla birbirlerine evlerini, birbirlerine gönüllerini açıyorlar. Birbirlerinden günlük hayatlarına ilişkin yardımlar alıyorlar, eşyalarını paylaşıyorlar, adetlerini paylaşıyorlar, geleneklerini-göreneklerini paylaşıyorlar. Beş asır boyunca Pax Ottomana’nın yönettiği Balkan coğrafyasında çatışma, kavga olmuyor.

Çok çarpıcı bir örnektir bu… Acaba biz bugün şehirlerimizde bırakın farklı dinlerden ve etnik yapılardan olan insanları, aynı kültürün, aynı dinin, aynı etnisitenin hatta aynı mesleğin mensuplarına kapılarımızı açabiliyor muyuz? Komşularımızla gerçekten birbirimizden emin bir şekilde yan yana yaşayabiliyor muyuz?

İkinci örnek; Kudüs’tendir. Kudüs, Pax Ottomana zamanında bugün Kudüs, Jerusalem dediğimiz şehirden ibaret değil, bir eyaletin adı… Şam’ın güneyinden başlıyor Masada Çöllerine kadar devam ediyor, çok geniş bir alan. Müslümanlar, Yahudiler, Hristiyanlar, onlarca irili ufaklı etnisite var. Osmanlının egemen olduğu dört asır boyunca din çatışması, mezhep kavgası, etnik çatışma yok. Allahuekber sesleri, kilise çanları, ağlama duvarının önünde Mezmurlarıyla, Tevratlarıyla ibadet eden Yahudilerin duaları birbirine karışıyor.

Peki, Pax Ottomana bu barışı nasıl sağladı? Ben bunu Osmanlı’nın Kudüs kriterleri diye kavramlaştırıyorum. Beş temel hak üzerinden…

Birincisi; inanç özgürlüğüdür.

İkincisi; inandığı gibi yaşama ve propaganda özgürlüğü.

Üçüncüsü; insanların kendi dinleri, kendi kültürleri etrafında örgütlenme özgürlüğü.

Dördüncüsü; serbest ticaret hakkı.

Beşincisi ise serbest dolaşım hakkı.

Eğer siz kendi içinizde böyle bir yapı, bir yönetim kurarsanız, bulunduğunuz coğrafyada ya da yeryüzünde de adaletli bir barış/pax kurarsınız. Aksini yaptığınızda insanlar her türlü farklılıklarıyla birbirinden ayrışır, çatışmadan ve krizden asla kurtulamazsınız.

Mağrip kültürünün de temelini oluşturan bir diğer örneğimizse Endülüs Devleti’dir. Endülüs Müslümanları kuzey Afrika ve İspanya’da dolayısıyla Avrupa’da sadece kültürü, sanatı, estetiği geliştirip, dönüştürmediler.  Avrupa halklarının, düşünce ve bilim adamlarının, insana, hayata ve evrene bakışını da değiştirdiler. Özgür düşünceyle, özgür bilimle, kapısını kapadığında hükümdarın bile izinsiz giremediği konut dokunulmazlığıyla, bütün bir Endülüs coğrafyasında tacirlerden insaflı ve eşit oranda vergi alma uygulamasıyla Rönesans dediğimiz aydınlanmanın yolunu açtılar. Kimsenin dinini, ismini zorla değiştirmediler, kimsenin malını mülkünü yağmalamadılar. Çünkü Endülüs Müslümanları zulümle değil aksine insanlığın medeniyet seviyesini nasıl daha da geliştiririz sorusuyla meşgul oldular. Çünkü biliyorlardı ki ilimde, sanatta, ekonomide, askeriyede ne kadar ileri giderlerse gitsinler, onlardan çok daha üstte, çok daha güçlü birisi vardı. Onun için, Endülüs medeniyetinin şaheseri olan Gırnata Sarayı’nın her sütununun dört bir tarafına “La galibe illallah” yazdılar. Yani Allah’tan başka galip, hakim, kudret ve güç sahibi yoktur.

Şimdi bu üç medeniyet örneği, bize dünyada barışın ve selametin ikame edilebileceğine dair önemli tezler sunuyor. Günümüzde ise, Türkiye Cumhuriyeti, hem uluslararası insani yardım konusunda tüm dünyaya örnek olması, hem de Balkanlar, Kafkasya, Kıbrıs, Libya, Filistin gibi bölgeler üzerinden sürdürdüğü aktif barış çabalarıyla yeni bir çığır açtı. Buna Suriye, Azerbaycan ve Afganistan’daki etkinliğimizi de eklemek gerek. Türkiye güvenliğinden asla taviz vermeden, mazlumun, mağdurun yanında olduğunu gösteren etkin bir dış politika sergiliyor. Bizim umudumuz ve çabamız, barışın ve adaletin hakim olduğu bir dünyanın kurulmasıdır.

Roger Garaudy, “İlahi Mesajlar Toprağı Filistin” adlı kitabında Filistin bölgesinin, Bereketli Hilal’in kilit noktası olduğundan söz eder. 1968’den bu yana kanayan bir yara olan Filistin meselesi hakkında bize neler söylemek istersiniz?

Pek çok tarihçi, coğrafyaları politik özneler olarak okuma taraftarıdır. Jeopolitik dediğimiz şeyin temelinde de bu vardır. Bereketli Hilal sadece bir coğrafya değil, bir tarihi birikim olarak politikanın da konusudur. Bir ucu Hazar Denizi’nde, Kuzey Mezopotamya’dan geçerek, Lübnan, Filistin ve Nil Nehrinin uç kısmını içine alan bir yay şeklinde konumlandırılan, jeopolitik bir hattır. Doğu Akdeniz, Kıbrıs ve Anadolu kıtası da bu Bereketli Hilal’in merkezindedir. Bu jeopolitik harita aynı zamanda insanlığın ilk büyük terakkiler gösterdiği topraklardır. İlk yazı, ilk hukuk antlaşması, ilk şarkılar, ilk şiirler, ilk görkemli mimari yapılar, ilk ilaçlar, ilk savaş aletleri, bu coğrafyada keşfedilmiştir. Keza ilk devletler, ilk savaşlar, ilk barış ahitleri de bu coğrafyada karşımıza çıkar. Dünya ticaretinin merkezidir bu hat aynı zamanda, deniz yolculukları kadar kara yolundan ticaretini sürdüren kervan yollarının da kesişim bölgesidir. Bereketli Hilal; Hz. İbrahim ve oğullarının gezindiği bir coğrafyadır aynı zamanda. Harran’dan çıkıp, Şam üzerinden Lübnan ve Filistin’e ulaşan, oradan Mısır’a geçen ve geri dönerek yine Kudüs üzerinden Mekke ve Medine’ye ulaşan bir ilahi yol haritasıdır bu. Bereketli Hilal, İbrahimî dinlerin evidir, peygamberlerin, sahifelerin, kitapların yurdudur… Tarihsel, medeni, ekonomik ve dini sebeplerle insanlığın kalbi mesabesindedir Bereketli Hilal dediğimiz coğrafya.

Burada barışı ve selameti nasıl sağlarız? Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünden itibaren Orta Doğu’da oluşan büyük karmaşa halen devam ediyor…

Bir asır evvel bu coğrafyayı cetvellerle-pergellerle suni bir şekilde parçalayanlar, halkları birbirinden ayrıştırmak için yapay sınırları çizenler, bugün bu oyunun ikinci perdesini sahneye koydular. Bu emperyalist oyunun ikinci perdesi Irak’ın işgali ile açıldı. Yapay sınırlarla bölerek birbirinden ayıramadıkları insanların, şimdilerde gönüllerini ve zihinlerini birbirinden ayırmaya çalışıyorlar. Aslında bir asır evvel Sykes- Picot anlaşması ile uygulamaya konulan bir emperyal planın, yani böl- parçala- yönet siyasetinin yeni ve sancılı uygulamalarına şahit oluyoruz şimdilerde.

Sykes- Picot ile belirlenen sınırlar, Ortadoğu’nun siyasetini derinden etkileyen ve bugün de etkilemekte olan bir haritayı çizmiştir. Bunun bir harita çizme eyleminin ötesinde büyük ve tutkulu bir hayal, bir hedef, bir mefkûre olduğunu görmemiz gerekiyor. Bu antlaşmaya göre Türkiye’nin de içinde bulunduğu Ortadoğu coğrafyası, iki büyük bölgeye ayrılmıştır. Mezopotamya, Filistin toprakları ve Doğu Akdeniz şeklinde özetleyebileceğimiz bu Bereketli Hilal, ne yazık ki İngilizlerle Fransızlar arasında pay edilmiştir. Fiilen işgal edecekleri bölgelerin yanı sıra ayrıca etkileri altında kalacak bölgeler bile tek tek tespit edilmiştir. İşgal edecekleri bölgeleri kendileri yönetecekken, etkileri altında kalacak bölgeleri dolaylı bir şekilde yönetecekler anlamına geliyordu bu… Keza, 1917’de İngilizlerin Filistin topraklarından çekilmesiyle birlikte eş zamanlı olarak İrgun, Haganah ve Stern terör örgütlerinin ortaya çıkması da kuşkusuz rastlantı değildir. Bu terör çetelerinin, İsrail’in kuruluşunun zeminini hazırladığını da hatırlayalım. Dolayısıyla vekâlet savaşları belki yeni bir kavram olsa da, aslında içerik olarak emperyalizmin eski alışkanlıklarından biridir ve bugün Ortadoğu coğrafyasını kasıp kavurmaktadır.

Efendim bugün Gazze meselesi de Kudüs bağlamında ayrıca gündem oluşturmaktadır. Bize Kudüs ve Gazze’nin tarihi süreçlerinden ve günümüz politikaları açısından bir değerlendirme yapabilir misiniz?

Osmanlı Devleti 1917 yılında Kudüs’ü ve Filistin bölgesini İngilizlere terk etmek zorunda kaldı. İngilizlerin yönetimine giren Filistin bölgesi, yavaş yavaş Yahudileştirilmeye tabi tutuldu. Avrupa’dan ve Rusya’dan Filistin’e intikal ettirilen Yahudi yerleşimciler, büyük İsrail stratejisinin ilk kullanışlı parçasıydı… Ardından çeteler kuruldu. Haganah, Irgun, Stern gibi bu çetelerde daha sonraları İsrail devlet başkanı olacak keskin nişancılar da yer alıyordu. Bir tür vekalet savaşı da diyebileceğimiz bu terör çetelerinin faaliyetleri, Filistinli halka ciddi huzursuzluk veriyordu, güvenlik, emniyet, huzur kalmamıştı. İngilizler, kendi ülkelerinde Filistinlilere reva görülen bu şiddet ve nefret suçlarını görmezden geliyorlardı. Filistin bölgesinin büyük kısmı 1948’de İsrail Devletinin kurulmasıyla, işgal edildi. Gazze bölgesi Mısır’ın, Doğu Kudüs ve Batı Şeria ise Ürdün’ün kontrolüne geçti. 1948’den 1967’e kadar Filistin toprakları bölünmüş hâlini fiilen koruyordu ama 1967’deki ‘’6 Gün Savaşları’ndan sonra, Filistin toprakları, zafer kazanan İsrail’in işgali kontrolüne girdi. Filistinlilerin 1987’den itibaren yerel savunmalarını sürdürdükleri intifadalar sonucunda, 2005’te İsrail Gazze’den çekilmek zorunda kaldı. Gazze’ye yönelik ambargo ve abluka uygulamaları ile, Gazze’yi tam bir esaretle kuşatmak isteyen İsrail, Gazze’de içe suyu ve ekmek fırınları dahil hemen her insani kaynağı yok ediyor. Gazze’nin denize olan kıyısını bir ateş hattına çevirdi, balık tutmak ve deniz ticareti yasak, hatta deniz kıyısında oynayan çocukları bile öldürmekten çekinmiyor. Gazze’nin toplan alanı 365 km kare, nüfusu 2 milyon, ve bu nüfusun 1.4 milyonu mültecidir. İsrail’in yerinden yurdundan ettiği, diğer şehirlerden Gazze’ye göçmek zorunda kalan mülteciler… Gazze’de 8 büyük mülteci kampı var. Çok zor koşullarda hayatlarını idame ettiriyorlar. Orada yaşananlar tam anlamıyla bir insanlık dramı ama mevcut dünya adalet sistemi, İsrail barbarlığına bir çözüm yolu bulamadı…

İsrail 1948’de Batı Kudüs’ü, 1967’de ise Doğu Kudüs’ü işgal etmiştir. Yakın zamanlarda ABD’nin büyükelçiliğini Kudüs’e taşıması ise bardağı taşıran son damla oldu. Bizim bu ağır insanlık dramı karşısında tepkisiz kalmamız bize yakışmaz, değerlerimize, inancımıza, insanlığımıza, tarihimize yakışmaz.

Roger Garaudy’nin ‘’İsrail Sorunu’’ adlı kitabında şöyle bir bölüm var: “İkinci Abdülhamid’e inanılmaz tekliflerde bulunan Siyasî Siyonizm’in kurucusu Theodore Herzl, 1900’lü yılların başında İsrail’in sınırlarını şöyle çiziyordu: Kuzeyde (Türkiye’deki) Kapadokya’nın karşısındaki dağlardan, güneyde Süveyş kanalına ve doğuda Fırat’a kadar…” Kurucu aktörlerince hedefleri bu şekilde belirlenen İsrail, aslında ilerleme hedefleri güncelliğini koruyan işgalci bir güç olmaya devam ediyor, öyle değil mi?

Genç kardeşlerime altını çizerek söylemek isterim; Filistin haritasını bilmeden bugünün Ortadoğu meselelerinin hiç birini anlayamayız. Filistin’in Yahudileştirilmesi ya da Müslümansızlaştırılması projesi 1917’de başladı. 1948’de bu strateji artık devletleşmişti. Milyonlarca Arap ve Müslüman nüfusun yaşadığı Ortadoğu’nun kalbinde bir İsrail devleti kuruldu. Kuruluş aşamalarından itibaren İsrail’in baskı, işgal, ilhak, terör üzerine kurulu hukuksuzluk ve anarşiden beslenen bir yapısı var. Sorunuz bağlamında, küresel Siyonizm bilincinin de altını çizmemiz gerekiyor. Bugün İsrail, en büyük gücünü İsrail dışındaki Yahudi diasporasından alıyor. Genelde Batı ülkelerindeki, özelde ABD’deki finans, politika ve medya gücü İsrail’e olan desteğini açıkça sergilemektedir.

Fakat bununla beraber, ümmet olarak da ağır sorumluluğumuzun olduğu bir başka gerçek… Yahudilerin kendi davalarına olan samimiyeti, İslam ülkelerinin bazı yöneticilerinin kendi halklarına ve Filistin’e ihanetleri iç içe geçen simsiyah sarmallar hâlinde tarihe geçmiştir. İslam alemi birbiriyle yeterince dayanışma içinde olabilseydi, bugün İsrail despotizminde bu kadar pervasız olmayabilirdi… Churchil’in Üçüncü Dünya Savaşı’nın Ortadoğu’da patlak vereceğini ve bunun da İsrail yüzünden çıkacağını söylediği rivayet edilir. İsrail’in hukuk dışı yayılmacı politikaları, Ortadoğu ve dünya barışı için açık bir tehdittir.

Bütün bu yaşanan tecrübelerden sonra tüm dünya bilmelidir ki dünya barışının kapısı Ortadoğu barışı, anahtarı ise Filistin’dir.

Irak’ın ABD tarafından işgaliyle birlikte başlayan süreci ile Suriye’deki kriz ve dağılma süreci gibi fiili durumlara baktığımızda İsrail’in lehine gelişen bir durum ile karşı karşıya olduğumuzu görürüz. Aslında, bölgede İsrail’e karşı politika geliştirebilecek ülkelerin hemen hemen tamamı, Irak, Suriye, Libya, Yemen, Lübnan hatta Ürdün, kendi başının derdine düşmüş vaziyettedir. Dolayısıyla bu ortamda İsrail, gayet rahattır. İsrail, İslam dünyasını bu kadar bölünmüş bulmuşken ve bölgede Amerika’nın silahlı varlığı bu kadar güçlüyken, Orta Doğu’daki altın vuruşunu gerçekleştirmek istiyor. ‘’Arz-ı mev’ud’’u kurabilmek için önündeki tüm engelleri temizlemeye çalışıyor. Cumhurbaşkanımızın Birleşmiş Milletler’de aslında İsrail’in genişleme haritası olan Filistin’in işgal haritasını göstererek sorduğu soru, dünya kamuoyunun dikkatini çekmesi açısından çok önemlidir; ‘’İsrail’in sınırları neresidir?’’

Mescid-i Aksa bizim Mirac sembolümüzdür. Peygamber Efendimizin gök merdivenidir. Filistin davası bizim için, inancımızın, gönlümüzün, zihnimizin, şuurumuzun bir parçasıdır. Bizim için Filistin davası varoluşsal bir meseledir. Kudüs aslında hiç değişmedi. Kuran-ı Kerim’de Cenab-ı Allah’ın belirttiği gibi etrafıyla birlikte, mübarek ve mukaddes kılınmış bir mescide sahip olan, önemli, mübarek bir şehirdir. Ancak Kudüs’le ilgili zaman değişti. Kudüs, asırlar boyunca barış diyarıydı… Ne yazık ki Osmanlı Cihan Devletinin emperyalistler tarafından bir şekilde çökertilip, Kudüs’ün işgaliyle, İngilizlerin Kudüs’ün kapısını açmasıyla, Yahudi işgalinin başlamasıyla yeniden kahırlar dönemi başladı. Ama inancımız odur ki tıpkı Haçlı Ordularının bu selam diyarından atıldığı gibi, yaşayan hiçbir şeye saygısı olmayan bu zalimler topluluğunun da Filistin ve Kudüs’ü işgali de son bulacaktır.

Efendim, şair ve düşünür Nuri Pakdil’in sıkça dile getirdiği gibi, ‘’Kudüs, insanlığın sınavıdır’’ gerçeği var bir de… İnsan olmanın sınavından geçebilecek miyiz?

Kalbimiz öldüğünde, insan olmaktan çıkarız. Bu milletin kalbi Filistin ile birlikte atıyor. Bunu bir de Kudüs Şeyh Cerrah Mahallesinden çıkartılmak istenen Kudüs’ün yerli sahiplerinin verdiği son mücadele üzerinden okuyalım. ‘’1948 İslami Hareketi’’ Başkan Yardımcısı Kemal Hatib’in 14 Mayıs 2021 akşamında İsrail güçlerince gözaltına alınmazdan evvel yaptığı NEKBE konuşmasını dinlemenizi isterim. Orada; inancı, sabrı, asaleti, onuru, cesareti ve adanmışlığı göreceksiniz. Mealen şunları söylüyor: ‘’950 bin Filistinlinin öz vatanlarından sürgün edildiklerinin üzerinden tam 73 sene geçti… Ürdün, Mısır, Suriye, Lübnan’da 62 adet Filistin Mülteci Kampının açılmasının üzerinden de 73 yıl geçti. Diğer ülkelere göç etmek zorunda kalan 950 bin Filistinli, bugün milyonlarcadır. 1948’de öz vatanımızda sadece 154 bin kişi bırakılan Filistinlilerin sayısı ise bugün 1 milyon 700 bin kişidir. İşgalciler; yaşlanan Filistinlilerin ölüp gideceğini, yeni gelen neslin ise özgürlük bilincinden yoksun bir şekilde unutkanlıkla kimliklerini yitireceklerini düşündüler. Oysa yanıldılar. Dünyanın her yerinde Özgür Filistin bilinciyle hareket eden milyonlarca Filistinli var…’’

Kemal Hatib’in sözlerine katılmamak mümkün değil. Lakin bu dava insanı, Filistinliler özelinde anlatmış meseleyi. Bir de Filistinli olmayan, hatta Arap olmadığı halde Filistin davasını omuzlayan yüz milyonlarca insan var. Kudüs’teki Şeyh Cerrah mahallesinde başlayarak bugün Gazze başta tüm Filistin eyaletlerinde devam eden İsrail soykırımı, tüm dünyayı ayaklandırmış durumda. Hem Kuzey ve Güney Amerika’da hem Avrupa’da, hem Malezya ve Endonezya gibi Asya ülkelerinde büyük halk hareketleri ve protestolarıyla İsrail’in işlediği insanlık suçunu lanetledi. Türkiye’miz ise ülkesiyle, milletiyle baştan beri Filistin’in, Mescid-i Aksa’nın yanında…

İsrail, Filistin topraklarını işgal etmiş olabilir ama bu haksız ve insanlık dışı işgal, yeryüzünde tüm gönülleri uyandırıyor, diriltiyor ve zalimlerin maskesini düşürüyor, İsrail dünyada yapayalnızdır.

Benzer İçerikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir