25 Temmuz 2024, Perşembe

Özgürlük, hayır diyebilmektir! – Selim CERRAH

Belirsizlikle nasıl baş edeceğimizi bilemiyoruz, kaygılarımız artıyor, tedirginliğe sürükleniyoruz. Uzaktan kontrol edilebilir veya yönetilebilir olmaya doğru sürükleniyoruz. Dijital dönüşümle bizi çiplerle yaşamaya hazırlıyorlar. Aklı yoran, iradeyi devre dışına çıkaranlar bizi yeni nesil emperyalizmin kusursuz kölesi hâline getirmeye çalışıyorlar. Oysa özgürlük, hayır diyebilmektir. İradesi zaafa uğrayanların ideâlleri olmaz. İrade sahibi olmak sorumluluk yüklenmeyi gerektirir. Hürriyet, nefsin esaretinden kaçarak şeytana köleliği terk etmek, Allah’a kul olmakla gerçekleşir. “İnsan görünüşte özgür iradeye sahiptir, ama gerçekte Allah’ın gücüne bağlıdır” (Ahmet Âmiş Efendi). Basit imkânlarla doğru netice alabilmek için temiz bir kalple güçlü bir irade gerekir. “Bir müslümanın en kutsi vazifesi hür olmaktır ve insan için, hürriyeti olmadıkça ne gerçek saadet ne de gerçek terakki mümkün değildir” (Said Halim Paşa). Huzur vesilesi olan inanç, fıtrata sadık olan kalpte yeşerir. Fıtrattan kopararak hedeflere ulaşmamıza engel olanlarla aramıza mesafe koyalım.

Kimsenin yaşam tarzına müdahale etmeden, kimseye din veya ideoloji dayatmadan, kimseyi baskı altına almadan yaşayalım. İmanla küfür arasına çekilmesi gereken çizgiyi çekelim. İnsanları iyi, güzel ve doğruya davet ederken şiddet veya baskı uygulamayalım. Bakara 256. ayetinde “Dinde zorlama yoktur.” buyurulmuş. İnanmak veya inanmamak irade işidir. İradeyi zayıflatmak, insanı baskı altına almak, mankurtlaştırmak veya onu ehlileştirmek üretkenliğini yok eder. Din; Kur’an’da genellikle yaşam tarzı şeklinde anlatılmış, akıl sahiplerini kendi iradesiyle iyi, doğru, faydalı ve hayırlı olan şeylere götüren ilâhî kanundur. Ayrıca; inanç, ibadet, komşuluk, hukuk, iktisadî yapı, vb. şekilde de anlatılmıştır. İslâm insandan, öncelikle kulluk şuuru ve teslimiyet bekler, istikâmet üzere yaşamamızı ister. Din insanı kulluğa kendi iradesiyle taşır. Dinî yaşamayı özgürlük mücadelesi olarak değil, teslimiyet olarak görmeliyiz. Özgürlük düşüncede başlar. Din, muhataplarına teklifler sunarak sorumlu tutmuştur. Mümin, kendisine emredileni yok saymaz.

Rahmetli Aliya İzzetbegoviç “Ben olsam Müslüman Doğu’daki tüm mekteplere ‘eleştirel düşünme’ dersleri koyardım. Batı’nın aksine, doğu bu acımasız mektepten geçmemiştir ve birçok zaafın kaynağı budur.” demişti. Malcolm X ise; “Özgürlüğe inanan bir dine inanıyorum. Halkım için mücadele etmeyi men eden bir dinî kabul etmek zorunda olsaydım, o dinîn canı cehenneme derdim” demişti. İrade sahiplerini, şahsiyet ve meziyet sahibi kılalım. Problemleri sağlam iradeyle çözebiliriz. Bize ihsan edilen imtiyazlardan biri seçim yapmaktır. İnsan, karar verir, tercih yapar. “Neyi seçersek seçelim, kendi irademizle seçiyorsak ahlâklıdır!..” İnsana diğer canlılarda bulunmayan yetenekler verilmiştir. Seçiyor, değiştiriyor ve terkip ediyoruz. Diğer canlılar seçip, değiştirip, terkip yapamıyor. Bu bize verilmiş bir hak ve imtiyazdır. Aliya İzzetbegoviç insana verilmiş olan başka bir imtiyazı söyle zikretmişti; “Allah hayvanlardan farklı olarak bizi dik yürür şekilde yarattı. Çoğu insan bu imtiyazı kullanamaz ve hayatlarının çoğunda eğilirler ve hatta sürünürler. İnsan böyle mi yapmalı? Allah’ın büyük nimetlerini, dik yürümeyi reddetmek nankörlük değil mi?”

İrade eksikliği, şifası olamayan bir hastalıktır. Şehvete ve arzuya esir olmanın getirdiği tedbirsiz davranış iradeyi sakatlayarak insanı tehlikeye atar. Mesnevî’de şöyle bir hikâye aktarılır : “Dağ keçisi dağlarda yaşar, sarp kayalıklarda otlar, koşar durur, avcılara yakalanmadan tehlikelerden uzak dolaşırmış. Bir gün karşı kayalıkta gördüğü dişi dağ keçisi, gözlerini karartır, aklını başından alır. Dişinin bulunduğu kayalık ona yakın görünür, aradaki uzak mesafe ona kısa görünür, oraya kolayca sıçrayabileceğini zanneder. Oraya atlayayım diyerek atlar, aşağıya düşerek kayalıkların arasında bekleyen, avcıların tuzağına düşer.” İnsan iradesiz ve öngörüsüz davrandığı zaman kendisini tehlikeye atmış olur. Vazifenin öne çıktığı yerde düzen, hakkın ve değerlerin öne çıktığı yerde ise hukuk üstün görülür. Sadece hak talep ederek değil, önce adalet talep ederek yaşayalım. Kul hakkına riayet edelim. Kul hakkı 3 boyutludur, sınırlarını Allah belirlemiştir. “Kul, Hak ve Allah.” İnsan hakları, batıda sınıflar arasındaki çatışma ve mücadeleden doğmuş iki boyutlu bir kavramdır, “insan ve hak.” Kur’an, Aziz İslâmı anlatırken “Hak Din, Allah’ın Dinî, Dosdoğru Din ve Hâlis Din” gibi ibareler kullanmıştır.

Fatiha suresinde mahşer “Din günü” olarak ifade edilmiş, Kâfirun suresinde “Sizin dininiz size, benim dinîm bana” ifadesi, Mekke’deki bâtıl düzeni “Din” olarak ifade etmiştir. Tevhide aykırı hayat tarzı ve devlet düzeni din olarak adlandırılmıştır. Dinin hayat bahşeden, imar ve inşa eden karakteri zaafa uğrarsa toplumlar zalimlerin insafına terk edilir. Kur’an evrensel mesajdır. İnanmak amentüye sahip olmaktır, “alete değil ayete inanmaktır.” Kendimizi yenilemezsek tükeniriz. Tövbe ve istiğfarla temizlenelim, güzel yaşamaya gayret edelim. Kirlenmemenin mümkün olmadığını biliyoruz, temiz kalmak için tövbe ve istiğfar edelim. Temiz kalmak için; iman, teslimiyet ve salih amel işlemek kadar, ahlâka ve kemâl yolculuğuna da muhtacız. Kirlenmelere ve aşınmalara karşı tedbir alalım, küçük günahlardan sakınalım, büyük günah işlemeyelim.

Firavun güçlü bir insandı. Haddini aşarak “En yüce Rab” olduğunu söylemişti. İnanmak isteyenlerin kendisinden izin alması gerektiğini düşüyor, gönüllere nüfuz etme hakkı olduğunu zannediyordu, olamadı. Öfkeyle baskı ve şiddet uygulayarak imanı yok etmek istedi, başaramadı. Hz Musa’yı mağlup etmek, insanları aldatmak için sihirbazlar kiralamıştı. Onlara kazanırlarsa kendisinin yakınında duracaklarını, gözdeleri olacaklarını vaat etmişti. Hz Musa’nın âsasıyla tecelli eden mucize, sihri mağlup etmişti. Sihirbazlar bunun mucize olduğunu, sihir olamayacağını görerek iman etmişlerdi. Firavun sihirbazların inanmalarına engel olamamış ve “Ben size izin vermeden önce ona iman ettiniz öyle mi?” A’raf 123, diyerek onları işkenceyle ve ölümle tehdit etmişti. Ölüm karşısında herkes eşittir, ölümün Firavunları bile terbiye eden yönü vardır. Firavun Kızıldeniz’de boğulurken kendi kalbine bile söz geçirememiş, iman ettiğini söylemişti. “Allah’tan başka hiçbir ilâh olmadığına inandım. İsrailoğullarının inandığına inandım. Ve ben de Müslümanlardanım.” (Yunus, 90) demişti. Lâkin iradeyle değil ölüm korkusuyla dile gelen iman iddiası “şimdi mi” denilerek reddedilmişti. Kaderi ve kederi müşterek insanlar olarak yaşadığımız bu coğrafya, mücadele ederek emanet aldığımız bir yerdir. Tarih zorbaları yazdığı gibi, onlara karşı dik duranları da yazmıştır.

Dert sahibi olmak ve kendini sorumlu bilmek burada var olanların kaderidir. Türkiye’nin sosyal, kültürel ve siyasal konular dahil temel meseleleri dinle, İslâmiyetle ilgilidir. Din, çatışmayı değil barışı esas alır. Çelişkili durumları millet menfaatine çevirmek düşüncesiyle insanlara baskı uygulamamalıyız. Dayatma uygulamamalı, farklı inanç, düşünce ve kanaat sahiplerini tehdit ve tehlike olarak görmemeliyiz. Kimseyi yok saymadan, ötekileştirmeden ortak bir gelecek için çalışmalıyız. Fikrî yakınlıklarımız bizi birbirimize yaklaştıran bağ olmalıydı, olamadı. Siyasal ve toplumsal hayatta rekabet, asgarî nezâketle yürümeli. Birbirine benzer ve yakın olanlar arasında rekabet olabilir. Nezâketle muhalefet edemiyor, birbirimizi yargılıyoruz. Zıt duygu, düşünce ve ideolojilerin dayanışma ve işbirliğine şahitlik ediyoruz. Kutuplaşma ve çatışma ihtimâlini azaltıyor gibi görünen bu durum, benzer fikirlerin ayrışarak hasımlaşması gibi tehlikeler içeriyor. Eleştirdiğimiz kişiye dua edemiyorsak kalbimize bakalım, niyetlerimizde bozulma vardır. Etrafımız boşaldığı hâlde yer darlığı çekiyorsak, kalbimize bakalım, darlık kalbimize girmiştir. “Rabbim! Göğsümüzü genişlet”, “Kalplerimizde kardeşlerimize karşı kin bırakma.” Âmin.

Benzer İçerikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir