21 Temmuz 2024, Pazar

Küresel Dönüşümün Merkez Üssü: Türkiye – Mustafa ŞEN

Giriş

Dünya tarihi belli odakların yeni bir güce dönüşmesi ile bu güçlerin yükselişleri ve düşüşlerinin sahnesidir. Daha derinden, hikemî/kelâmî/felsefî olarak söylenecek olursa, alem ‘kevn ve fesat’, yani ‘oluş ve bozuluş’lardan ibarettir ve tarih de bunların serim ve maruziyet sahnesidir bir bakıma. Büyük yükselişler ve düşüşlere sahne olan modern çağda Türkiye düşüşte idi. Modern sonrası çağ ise Türkiye’nin yükselişine şahitlik etmektedir. Tarih, bir manada şahitliktir de; zamana, mekana, eşyaya, insana, akışlara, oluşlara, bozuluşlara, yükselişlere, düşüşlere… Malum olduğu üzere, milletlerin yükseliş ve düşüşlerini devlet-toplum düzeni bağlamında ilim ve fikir dünyasında ilk defa sistematik bir biçimde tavırlar nazariyesiyle İbn Haldûn zikretmişti. Türkiye yükselirken, bir taraftan bir bölgesel güce, onunla ez zamanlı olarak da bir küresel güce dönüşmektedir. Öyle ki, yeni büyük dönüşümün adı Türkiye’dir. Doğrusu, tam İbn Haldûn’un şahit olmak isteyeceği bir devri idrak etmekteyiz.

 

Herkesçe bilindiği üzere, akademik literatürde modern dönemde Batıda yaşanan dönüşüme büyük dönüşüm (The Great Transformation) denilmişti. Şimdi, dünya yeni bir dönüşümün tam ortasındadır ve bizler buna şahitlik etmekteyiz. Bu dönüşüm Türkiye’yi merkeze taşımaktadır. Elbette ki, bu, apaçık bir harptir ve harp muharebelerden oluşur. Bu safhada birinci muharebe bitti ve onu biz kazandık ama harp devam etmektedir!

 

Muharebe Bitti, Harbe Devam!

Türkiye’nin içinde bulunduğu yer ‘Tarihî Merkezî Dünya’dır ve artık Türkiye merkezdir. Türkiye yeni büyük dönüşümün merkez üssüdür. Türkiye’nin merkez üssü olması, başardığı ve üstesinden geldiği bir takım zorluklar neticesindedir. Bu süreçte ülkemiz ulusal, bölgesel ve küresel düzeyde pek çok dahili ve harici meydan okumayla, tehditle karşı karşıya kalmış ve hepsiyle baş etmeyi bilmiştir. Lakin, gerek Türkiye içinde ve gerekse dışında belli çevreler mevcut ezberleriyle düşünmektedirler. Zannediyorlar ki, dünya eski dünya ve Türkiye de eski Türkiye. Hayır, değil, değişti!

 

Mesela; bizdeki bazıları, herhangi bir gerilim olduğunda, ‘şimdi ne yapacağız, Batı’ya ne diyeceğiz, ABD’ye ne diyeceğiz, Avrupa’ya ne diyeceğiz’ diye diye depresyona giriyorlar. Fark etmiyorlar ki, eli yüksek olan biziz. Görmüyorlar ki, güç biriktiren biziz. Anlamıyorlar ki, yükselişte olan biziz. İdrak edemiyorlar ki, asıl bizim dediğimiz önemli. Düşünemiyorlar ki, artık diğerlerinin dediğinin bir anlamı önemi ve değeri kalmadı. Köleleşmiş zihinlerinde köleliği katmerleştiren tasavvurlarıyla debelenip duruyorlar. Türkiye tüm iç ve dış operasyonlarını bu mihrakların karşı çıkmasına, ortamı zehirlemesine ve süreci baltalamasına rağmen başarmıştır. Ne zaman Türkiye bir operasyona kalksa, ne zaman Türkiye’nin başı sıkışsa bu çevreler hemen Türkiye’nin karşısına geçmektedirler. Geleneksel müttefikleri aynı zamanda geleneksel efendileri olduğu için, Türkiye’nin başı derde girdiğinde kendilerini konuşlandırdıkları yer aslında doğal yerleridir. O doğal yerlerinde, Türkiye’ye ateş edenlerin omuzları üzerinden bize bakmaktadırlar. Lakin, şükür ki, onların da modası geçti.

 

Hatırlayınız, bu mahfelin sakinleri Türkiye’nin hava savunma/füze savunma sistemi kurulması sürecinde S400 füzeleri alınması gündeme geldiğinde Batı’dan çok Batıcı, NATO’dan çok NATO’cu, Amerika’dan çok Amerikancı olup çıkmışlardı. Öyle ki, NATO yetkilileri ‘Türkiye’nin kendi bileceği iştir’ mealinde konuşurken ve Trump ‘Türkiye haklı’ deyip Obama’yı suçlarken, bu bizimkiler müstemleke aydını ve mandacı zihniyet karakterlerini bir bir ortaya dökerek ‘alamayız, almamalıyız, Amerika’ya ne deriz, NATO’ya ne deriz vs. diyerek veryansın etmişlerdi. Fakat, ne oldu?!… S400’leri alamazsınız dediler, aldık; kuramazsınız dediler, kurduk; deneyemezsiniz dediler, denedik; şimdi de kullanamazsınız diyorlar, inşallah kullanmak icap etmez ama gerekirse kullanacağız… Buna yanında S500’leri birlikte üretip ardından T600’leri kendimiz yapacağız.

 

Şimdi, insan bunları söylerken kendi kendine şunu demeden de edemiyor: Acaba, makale yazalım derken bir hamaset türküsü, yani Arapça aslından tercüme edersek coşku türküsü mü söylüyoruz? Eğer, iddiamızı delillendirebilirsek hamaset değil, hakikat olur. Delillendiremezsek, söylediğimiz elbette laf u güzaftır.

 

Öyleyse, delillerimiz neler, onları ortaya koyalım ki, dediğimiz laf mı, söz mü; hamaset mi, hakikat mi ortaya çıksın! Malumdur, bir iddia, ya analitik delille ya da ampirik delille (veya her ikisiyle birlikte) ispatlanabilir. Biz de metodolojik olarak aynı yolu takip edelim. Türkiye’yi bulunduğu yerden yükselişe geçiren başarı alanlarını tek tek ele alalım ve delilci-ispatçı akla sunalım. Türkiye merkez ülke olmaya başladı mı, bunu nasıl başardı adım adım görelim. Madde madde sıralarken hem merkez üssü olmamızı hem de diğer güçlerin bunu nasıl desteklemek zorunda kalacaklarını da ortaya koyalım:

 

  1. Merkez Üssün Yüksek Özgüven ve Birlik Ruhu: Türkiye önce özgüven ve ruh dedi. ‘Ben yapabilirim, tarihte nasıl yaptıysam yine yaparım’, dedi ve yaptı. Türk milletinin yüksek özgüveni ve büyük birlik ruhu bu bakımdan her şeyin üzerindedir. Böyle bir özgüven ve ruhla üstesinden gelinemeyecek hiç bir sorun ve saldırı yoktur. Bu süreçte ülkenin gayri safi milli hasılası 3 kat büyüdü; tarımdan mensucata, her türlü sanayi ve yan sanayii ürününden teknolojik yazılım ve donanım ürünlerine kadar çok geniş bir yelpazede dünyanın 185 ülkesine muhtelif mamul mallar satılan bir ihracat seviyesine gelindi; savunma sanayiindeki milli pay %20’lerden %70’lere çıkarıldı ve 60’dan fazla ülkeye ihracat yapar hale gelindi; sağlık altyapısı baştan aşağıya yenilendi ve mesela dünyanın parmak ısırdığı bir Kovid-19 mücadelesi verdi; eğitim altyapısı yenilendi; tüm ulaşım altyapısı en ileri seviyeye çıkarıldı; iletişim altyapısı dünyanın ilerisine taşındı vb.

 

Tabii ki; bunları sıralarken hangi şartlarda yapıldıklarına da bakmak gerekir. Kısaca bakalım: Ta 2007’de, Cumhuriyet adını lekeleyen, bindirilmiş kıtalarla yapılan ve orduyu darbe yapmaya çağıran cumhuriyet mitingi denilen kışkırtmaların; Gezi kalkışmasının; 17 Aralık ve 25 Aralık hükümet darbelerinin; Kobani ihanetinin; hendek/çukur ihanetinin ve 15 Temmuz hain darbe girişimi, terör saldırısı ve işgal planının püskürtülmesi pahasına yapıldı. Buna dışarıda yapılan Şah-Fırat, Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı, Barış Pınarı ve Kandil harekatlarını; Libya’da verilen mücadeleyi ve Karabağ işgalini sonlandırmak için Ermenistan’a karşı Azerbaycan’a verilen desteği de dahil etmek gerekir. Bu vetirede, ayrıca, FETÖ’sünden DAEŞ’ine, PKK-PYD’sinden DHKP-C’sine kadar ne kadar terör örgütü varsa onların da hakkından gelindi. Tüm bunlar, dönüşümün merkez üssü olmanın o yüksek özgüveni ve o büyük birlik ruhuyla gerçekleşmiştir.

 

  1. Merkez Üssün Zihinsel Bağımsızlığı: Türkiye yukarıda bahsedilen özgüveniyle birlikte kadim zihinsel kodlarına geri döndü. Kendi öz kodlarına dönüşün bir de yol arkadaşı vardı: Zihinsel bağımsızlık… Bir devlet için siyasal bağımsızlık hukuken en önemli konudur ama bundan önce başka bir bağımsızlık konusu yani zihinsel bağımsızlık meselesi vardır; ki, o olmadan gerçek bağımsızlık olmaz. Biz Türkiye Cumhuriyeti olarak 1923’ten beri siyasal bağımsızlığımızdan bahsediyoruz ama zihinsel bağımsızlığımız ne durumdaydı acaba? Bu memlekette saatleri ve pusulaları Batı başkentlerine ayarlı zümreler on yıllarca, zihinsel bağımsızlık bir tarafa, siyasal bağımsızlığımızı tehdit edecek şekilde, misal; kendi yerli ve milli silah fabrikasını içinde çalışanları ve yöneticileriyle birlikte Haliç kenarında havaya uçuracak kadar her şeyiyle Batı’ya bağlı bir yönetim sergilediler. Şimdi, çok şükür ki, zihinsel bağımsızlık ve özgürlük bilincimiz hiç olmadığı kadar kuvvetlidir.

 

Zihinsel bağımsızlık ve özgürlük tutkusu altında siyasal bağımsızlığımıza iktisadî bağımsızlığımızı, kültürel bağımsızlığımızı, teknolojik bağımsızlığımızı ve askerî bağımsızlığımızı da dahil etmiş durumdayız. Şu herkesçe çok iyi bilinmelidir ki; işi zihninde bitirmiş bir millete yapılacak askerî, siyasî, ekonomik saldırılar vb. o milleti sadece güçlendirir. Biz de bu muharebelerden güçlenerek çıkıyoruz. Türkiye’nin merkez olması öncelikle hesabı kendi içinde kapatan bir özruh, özgüven ve özbağımsızlıkla başladı. Ruh iklimi merkez olma vasfının en temel göstergesidir ki, bu, merkez-çevre paradigması içinde çevrede konuşlandırılan Türkiye’nin, mevcut merkezi çökertecek şekilde yeni bir merkez inşa etmesinin serencamını da bünyesinde taşır.

 

  1. Merkez Üssün Çizdiği Yeni Jeostratejik Harita: Yeni bir dünya kuruluyor. Malumdur ki, Atlantik merkezli eski dünya düşüşte, Asya-Pasifik merkezli yeni dünya yükselişte. Türkiye iki dünyanın arasında bir yerdedir ve her ikisini de baskılamaktadır; elbette bunun tersi de geçerlidir yani Türkiye her iki kutup tarafından baskılanmaktadır. Yeni dengeler ve dinamikler Türkiye’nin altındaki dalgayı yükseltmektedir. Öyle ki; yükselen ülkeler arasında yer alan Türkiye’nin büyüme oranları (adına tıpta Kovid-19 denilen küresel Çin virüsü etkisiyle ortaya çıkan geçici küçülmeleri ihmal edersek) ‘artan’ bir grafik çizerken, Türkiye’ye saldıran Avrupa ve Amerika’nın ekonomisi ‘artan azalan’ bir grafik çizerek 2030’lara doğru gitmektedir. 2040’larda Türkiye büyük bir güce dönüşürken, Avrupa ülkeleri ve ABD dünya iktidarını önemli ölçüde kaybetmiş ülkeler haline geleceklerdir. Kendi raporlarına bakılacak olursa –ki, bizim hesaplamalarımız da benzer grafikler çizmektedir-, 2050’lere gelindiğinde, ABD muhtemelen 3. büyük ekonomi sırasına gerileyecek, Avrupa ise görece daha da küçük bir ekonomiyle köhne-yaşlı kıta haline gelecek ve Avrupa ile Amerika’nın dünya GSMH’sı içindeki payı şimdiki %50 seviyesinden %30’lara gerilerken, Türkiye’nin de içinde bulunduğu yeni dünya şimdiki %30’luk oranından %50 mertebelerine yükselecektir.

 

Son bir kaç yıldır Amerika, bizzat adını vererek, başkanlık düzeyinde Türkiye’ye ekonomik saldırılar düzenlemiştir. Başta Fransa olmak üzere, zaman zaman bazı Avrupa ülkeleri de buna katılmıştır ve ilginç bir şekilde Fransa bu hamleleri dinî/kültürel sahalarda da devam ettirmektedir. Yeni dönemde bu saldırılara belki de askeri bir kısım gerilimler, meydan okumalar ve tehditler de eklenecektir. Ama şunu herkes iyi bilmeli ki, biz Amerika ve Avrupa ile değil, asıl onlar bizimle iyi geçinmek zorundadır. AB’ye gireriz girmeyiz, girecek bir AB kalır kalmaz; bunlar ayrı tartışma konusu ama örneğin, çekecekleri muhtemel bir operasyon neticesinde Türkiye kaybederse, Amerika ve Avrupa;

  • Merkezî Dünya’yı –onlar Orta Doğu diyorlar- Rusya’ya ve İran’a kaptırırlar; bunu göze alamazlar.
  • Doğu Akdeniz’i Rusya’ya kaptırırlar, bunu göze alamazlar.
  • Karadeniz’in kuzeyini ve doğusunu tamamen Rusya’ya kaptırırlar, bunu göze alamazlar.
  • Balkanları Rusya’ya kaptırırlar; bunu göze alamazlar.
  • Merkezî Asya’yı Rusya’ya, Çin’e, Hindistan’a ve İran’a kaptırırlar; bunu göze alamazlar.
  • Afrika’yı Çin’e ve Hindistan’a kaptırırlar; bunu göze alamazlar.
  • Kavgası çok sert olacağı şimdiden ayan beyan görülen Kuzey Denizi altındaki fosil yatakları konusunda, evvelinde yukarıda sayılan tüm bölgeleri kaptırmış olan Amerika ve Avrupa’nın orada yapabilecekleri bir şey kalmaz; bunu da göze alamazlar. Bu maddelerin kuvveden fiile geçmesi durumunda, Avrupa ve Amerika’nın çekecekleri yüklerin ağırlıkları biraz farklı olabilir ama sonuçta her iki taraf da batan geminin içindedirler. Birlikte bunu da göze alamazlar.

 

Türkiye tüm bu jeopolitik gücünü, yıllar içinde sessizce çizdiği yeni jeostratejik harita üzerinden biriktirmektedir. Türkiye’nin içinde bulunmuş olduğu eski jeopolitik harita Akdeniz’i Karadeniz’e bağlayabilen bir haritaydı ama misal, Hazar’a bağlama gücüne sahip değildi. Yeni jeostratejik harita ise -Libya ile aramızdaki Mavi Vatan’la güçlendirilmiş bir şekilde- Akdeniz’i Hazar’a ve Hazar ötesine bağlama gücüne sahiptir. Önümüzdeki bir kaç on yılda tamamen şekillenmiş olacak olan yeni dünya dengeleri içinde Türkiye yükselen Doğu ve düşen Batı haritalarını Afrika ve Avrupa derinliğiyle Akdeniz, Avrupa derinliğiyle Balkanlar, Rusya derinliğiyle Karadeniz, Türkistan derinliğiyle Kafkasya ve Basra Körfezi derinliğiyle Merkezî Dünya ile birlikte iki kanat olarak iki yanında taşıyacaktır. Bu haliyle Türkiye; sınırları Mavi Vatanlı Akdeniz’den Balkanlar, Kuzey Karadeniz, Kafkasya, Türkistan ve Basra Körfezi üzerinden geçen bir jeostratejik haritanın tam merkezinde olarak yeni büyük dönüşümü yönetecektir.

 

Eski kara-hava savaş teknolojisini boşa çıkaran savaş teknolojileri, Avrasya’yı baştan sona kateden kuşak yol projesi, yeni enerji hatları, yeni enerji kaynakları ve Mavi Vatan konsepti ile içinde bulunduğumuz geniş coğrafya yeni bir jeostratejik alana dönüşmüş durumdadır. Bu bakımdan, Türkiye okuması yapılırken sadece bir siyasi harita okuması yapmak çok büyük bir nakısa ihtiva eder. Türkiye’yi; siyasi haritası, jeopolitik haritası, jeoekonomik haritası ve jeokültürel haritasını üst üste koyarak görmek; bir öncekinden bir sonrakine doğru giderek büyüyen bu haritaları bir birleriyle hizalayarak 2050 ufuklarına bakmak gerekir. Türkiye’nin azameti siyasi haritasında görülen değil, ondan daha büyük olan jeopolitik haritasında, bu haritadan daha büyük olan jeoekonomik haritasında ve jeopolitik haritasından daha büyük olan jeokültürel haritasında gizlidir. Böyle bir teselsül gücü başka hiç bir ülkede yoktur.

 

  1. Merkez Üssün Büyük, Zengin ve Canlı Pazarı: Türkiye 90 milyona yaklaşan nüfusuyla büyük bir pazar oluşturmuştur. Bu pazar aynı zamanda komşu ülke vatandaşlarının günlük olarak bile gelip alış-veriş yapabildikleri bir ortam haline gelmiştir. Türkiye bir taraftan milli parasını küresel piyasalarda kendisi üzerinden Türkiye’ye operasyon yapılabilecek bir finansal enstrüman olmaktan kurtarırken, diğer taraftan yer altı madenlerini belli düzeyde yabancıların elinden kurtarıp kendi sanayiinin emrine vererek ithalata dayalı üretim/ihracat oranlarını iyileştirmeyi başarmıştır. Elbette ki, ürettiği sanayi mamullerinin daha yüksek katma değerli yüksek teknoloji payının ve kilogram başına fiyatının daha yüksek olması gerekir; bunda şüphe yok ama bu bile bugünkü haliyle dünya piyasalarında güçlü bir oyuncu olmasını sağlamaya yetmektedir. Mevcut durum, önümüzdeki yıllarda daha teknolojik ve daha katma değerlisinin olacağının göstergesidir diyebiliriz.

 

Türkiye büyük teknoloji hamleleri ile birlikte, büyük bir tarımsal hamle de yapmıştır. Bilindiği üzere, Türkiye zirai istihsal olarak vaktiyle kendi kendine yeterli nadir ülkelerden biri idi. Ama neticede halkının %85’i köylerde yaşayan bir tarım ülkesi idi. Özellikle son 20 yılda Türkiye bir taraftan bir teknoloji ülkesi haline gelmeye çalışırken, diğer taraftan tarımsal alanını azaltarak ama tarımsal üretimini kat kat artırarak tüm dünyaya ihracat yapabilmek gibi bir başarı ortaya koymuştur. Öyle ki; Türkiye artık bir tarım ülkesi değil sanayi ülkesi olarak anılmakta ve fakat bununla birlikte bir tarım ülkesi gibi dünyanın her tarafından her tarafına tarım ürünleri alıp işleyip satabilmektedir. Milli tarımsal üretimi kendisine yeter durumdadır; TÜİK ve bakanlık verileri bunu göstermektedir. Ama şimdi bunun ötesinde kendini beslemesi bir yana, artık dünyanın en büyük tarımsal ürün ihracatçısı ülkeler arasında bulunmaktadır. Bu başarıyı ortaya koyarken, bir yandan da kendi geleneksel ata tohumlarını 100 yıl bozulmayacak şekilde korumaya almış ve geliştirerek tarımsal üretimde ata tohum kullanımını %50’lerin üzerine çıkarmıştır. Sağlıklı tohum ve mahsullerle hem kendi halkını hem de ihraç ettiği ülke halklarını beslemektedir. Bu durum Türkiye’nin stratejik hamlelerindendir ve merkez ülke olmanın birincil şartlarından biri olarak yerine getirilmiştir.

 

Bu haliyle Türkiye satınalma gücü yüksek, zengin, yüksek tüketim yoğunluğu olan canlı bir pazardır. Artık kimse bu zenginliği göz ardı edemez ve yine hiç kimse böyle bir pazarda ağır kriz ve istikrarsızlık istemez; çünkü, ağır kriz ekonomik olarak kimsenin işine gelmez. Böyle bir pazardan pay almak istemeyen akıllı bir devlet olamaz ve  ekonomik rasyonalite gereği, herkes belli ölçüde bu zenginlikten nasiplenmek ister. Hiç bir akıllı küresel veya bölgesel piyasa oyuncusu böyle bir pazarın tüketim yoğunluğunu ve satın alma hacmini sarsacak bir hata yapmak istemez ve yoğun ticaret ve yatırım yapabileceği bir pazarın bir çöküntü alanına dönüşmesini istemez. Halihazırda, Amerika ve Avrupa’dan yöneltilen ekonomik ve finansal saldırılar onların Türkiye’yi eskiden olduğu gibi hizada tutmak, kendi dümen sularında yüzdürmek ve emirlerine amade kılmak için yaptıkları tanıdık operasyonlardır. Günün sonunda, menfi operasyonlarının hiç bir işe yaramadığını onlar da görecek ve Türkiye’nin merkez ülke olduğunu, elinin artık altta olmadığını anlayacaklardır.

 

  1. Merkez Üssün Enerji Arzı: Türkiye dünyanın yeni enerji koridoru olma yolunda hızla ilerlerken güneyinde Doğu Akdeniz ve kuzeyinde Karadeniz’de doğalgaz yataklarının keşfi ile bir anda dünyanın enerji arz merkezleri arasına giriverdi. Buna Mavi Vatan üzerinden Libya işbirliği neticesinde Libya fosil kaynakları da dahil olacaktır.

 

Diğer taraftan, Türkiye bir nükleer güç ülkesine de dönüşmektedir. Batı ağzıyla bizimle konuşan bizdeki gavur aşığı çevrelerimiz engellemeye çalışırken, ikiyüzlü ve çifte standartçı oldukları anlaşılmasın diye olsa gerek, örneğin devrimlerinin beşiği Fransa’da 58, Kanada’da 20, demokrasilerinin beşiği İngiltere’de 16, İstanbul’un gündüz nüfusunun yarısı kadar nüfusu olmayan İsveç’te 10, Almanya’da 9, Avrupa Birliği’nin merkezi Belçika’da 7, cennetten üstün gördükleri İsviçre’de 5 vs. nükleer santral olduğunu unutmaktadırlar; ki, ABD’de çalışır halde 104 ve inşa halinde de 3 tane nükleer santral olduğunu benden duymuş olmasınlar!

 

Türkiye gerek yeni doğalgaz yataklarına sahip olması, gerek enerji hatlarının nerdeyse alternatifsiz geçiş güzergahı olması ve gerekse nükleer lige yükselmesiyle kısa zamanda dünyanın önemli bir enerji merkezine dönüşecektir. Hem en büyük enerji hatlarının geçtiği coğrafya olması hem de yeni enerji kaynaklarına sahip olması sebebiyle, tüm ülkeler bu toprakların güvenli bir alan olmasına katkı sunmak zorundadır. Söz konusu güvenlik sadece asayiş/emniyet meselesi değil, aynı zamanda ekonomik istikrarı da kapsayan bir konsepte dayanmalıdır. Aksi takdirde Avrupa enerjisiz kalır; bir başka ifadeyle kışın donar. Yani, Avrupa’nın ısınması Türkiye’ye bağlı hale gelmiştir.

 

  1. Merkez Üssün Ulaşım ve Taşımacılık Hattı: Türkiye aynı zamanda bir ulaştırma ve taşımacılık hattına dönüşmüştür. Asya’nın doğusundan Avrupa’nın batısına ulaşan en ucuz, en hızlı, en kısa, en güvenli ve en verimli taşımacılık hattı Türkiye’den geçmektedir ve geçmek zorundadır. Gerek Çin’den İngiltere’ye giden kuşak yol projesini ve gerekse karayolları, deniz yolları ve demiryollarını birbirine bağlayan Türkiye’nin yenilenmiş yol haritası doğudan batıya, kuzeyden güneye Türkiye’yi ister istemez bir merkez haline getirmektedir. Buna paralel olarak, Uzak Doğu, Güney Asya ve en güneyinden en kuzeyine kadar Doğu Afrika ile Avrupa arasındaki en hesaplı deniz yolu Süveyş üzerinden Akdeniz hattıdır. Ama Akdeniz’de artık bir Mavi Vatan gerçeği vardır. Geçiş Mavi Vatan üzerinden yapılmak zorunda olduğu için Türkiye yeni Doğu ile eski Batı arasındaki deniz yolunu da kontrol edecektir. Bahsi geçen deniz yolu ile Doğu-Batı hattının raylı sistemlerinin ve son etabı bittiğinde dünyanın en büyüğü olacak olan İstanbul Havalimanının sağlamış olduğu olağanüstü transfer imkanı Türkiye’ye ulaşım ve taşımacılığın merkez üssü olmanın haklı gururunu yaşatacak ve kara, deniz ve hava yollarının –tabiri caizse- kalpgâhı olma imkanını verecektir.

 

Tabii ki, pazar ve enerji meselesinde olduğu gibi, bu hatların ve bu hatların geçtiği ülkenin güvenliği meselesi aynen geçerlidir. Bu bağlamda, ilgili her ülke bu hattın güvenliğinden ve istikrarından kendi payınca sorumluluk almak zorundadır. Aksi takdirde, Avrupa aç kalır. Bir ayağıyla Atlantik merkezli düşüşte olan dünyaya, diğer ayağıyla Asya-Pasifik merkezli yükselen dünyaya basmakta olan Türkiye kadar, merkez üssüyle irtibatlı her bir ülke de buna katkı sunmak durumundadır.

 

  1. Merkez Üssün Milli Ordusunun Harekat ve Caydırıcı Gücü: Türkiye’nin milli ordusu; askeri gücü, caydırıcılık gücü, harekat gücü ve tecrübesiyle dünyanın en operasyonel ordusudur. Türk ordusu bölgenin güven ve huzur kaynağına dönüşmüş ve Türk askerinin diğer adı ‘umut’ olmuştur. Bu ordu; içindeki darbeciler, hainler, milli iradeye saygısızlar temizlendikten sonra gerçek bir Peygamber Ocağı ve Mehmetçik Yuvası olmuş; Afganistanlı kadınların ifadesiyle ‘Türk askeri bizim namahremimiz değil; babamız, abimiz, amcamızdır’ seviyesinde medar-ı iftiharımız olmuştur.

 

700 civarında projesi içerisinde, modern(!) silahları geleneksel hale sokan teknoloji harikası İHA ve SİHA’ları ve daha pek çok yüksek teknoloji ürünü silah ve mühimmatıyla imkan ve kabiliyetlerini dünya seviyesinin üzerine çıkaran Türkiye, muharip uçağından uçak gemisine, elektromanyetik topundan uzayı delen füzesine, sürü dronlarından uydu sistemlerine kadar pek çok modern ötesi askeri varlığıyla dünyada kara savaşlarında ve kara-hava savaşlarında ufuk çizgisinin yerini değiştirmiş durumdadır. Deniz savaşlarında neler olabileceğini ise Doğu Akdeniz’de Fransa’ya tecrübe ettirmiş bulunuyoruz.

 

Türkiye son 15-20 yılda savuma sanayiinde ortaya koyduğu performansla sanayileşmiş ülkelerin pazarı olmaktan önemli ölçüde kurtulmuş ve dahası onların diğer pazarlarına silah ve mühimmat satar hale gelerek, onların hem içeride hem de dışarıdaki pazar paylarını Türkiye lehine küçültmeye başlamıştır. Nuri Killigil Paşa’dan Nuri Demirağ’a,  Şakir Zümre’den Vecihi Hürkuş’a kadar ülkenin yerli ve milli silah sanayiini kendi emeğiyle kendi toprakları üzerine kurma çabalarını sürgün etmiş, iflas ettirmiş, süründürmüş, toprağa gömmüş veya havaya uçurmuş bir idareden, dünyaya kafa tutarak kendi füzesini imal eden bir ülke idaresine kavuşmak Türkiye’nin en büyük talihi olmuştur.

 

Bu ordu elindeki yerli ve milli savunma sanayi ürünleriyle çok daha güçlü, çok daha operasyonel ve çok daha caydırıcı hale gelmiştir. Hiç kimse bunu hesaba katmadan bir harita çizmeye veya haritaları ve coğrafyaları karıştırmaya kalkamaz. Kalkarsa cevabını en sert bir şekilde alır; tıpkı Karabağ’da Ermenilerin aldığı gibi, tıpkı Suriye’nin kuzeyinde terör devleti kurmaya çalışan teröristlerin ve arkalarındaki vesayetçi efendilerinin aldığı gibi; tıpkı Libya’daki emperyalistlerin aldığı gibi…

 

Sonuç

Ezcümle; dünya yeniden kurulurken yeni dünyanın merkez ülkelerinden biri Türkiye olmuştur. Büyük küresel dönüşümün merkez üssü olan Türkiye bunu küresel refah, küresel felah ve küresel adalet için yapmaktadır. Yeni büyük dönüşüm sürecinde, içinde bulunduğumuz stratejik bölgeler ve dünya belli bir ölçüde bize göre şekillenmek zorundadır. Şu kesin olarak bilinmeli ki, muharebeler devam ederken eli yüksek olan biziz, bize saldıranlarınki değil. Bunu iyi biliyor olmamız ve alttan alan taraf biz olmamamız gerekir. Harp devam ederken yeni muharebelere de hazır ve hazırlıklı olmak durumundayız. Önümüzdeki safhalarda, akıllı ve dengeli olmak şartıyla elimizi ne kadar yükseltirsek o kadar kârlı çıkacağımızın da altını çizmek gerekir.

 

 

 

Benzer İçerikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir