25 Temmuz 2024, Perşembe

Kudüs: Huzuru Bekleyen Şehir – Doç.Dr. Eldar HASANOĞLU

Müslümanların ilk kıblesi ve Hz. Peygamber’in (sav) İsra ve Miraç yolculuğundaki duraklarından biri olması hasebiyle Kudüs, İslam’ın erken dönemlerinden itibaren Müslümanlar tarafından kutsal bir şehir sayılmıştır. İsmen geçmese de Kuran’da Kudüs’e işaret eden pek çok ayet bulunmaktadır. Kuran’a göre Kudüs, “çevresi mübarek kılınmış” şehirdir. Hadislerde de Kudüs’le ilgili pek çok övücü bilgilere rastlanır. İslam düşüncesini oluşturan bu iki ilahi kaynağın Kudüs’e atfettiği değer dolayısıyla Müslümanlar Kudüs’ü göz bebeği gibi görmüş, şehrin hürmetini zedeleyecek en ufak bir ihtimali bertaraf etmede ellerinden geleni yapmışlardır.

Kudüs sadece İslamiyet için değil Yahudilik ve Hıristiyanlık için de mukaddes ve kıble şehir sayılır. Bu dinlerin kaynaklarında da Kudüs’ün faziletlerine ilişkin bilgi bolluğu şaşırtacak kadar çok olup, övgüler yer yer abartıya kaçmaktadır. Özetle, Kudüs kendisine saygınlık atfedenlerin sayısı bakımından dünya şehirleri içerisinde ilk yeri tutmaktadır. Yedi milyarlık dünya nüfusunun yaklaşık dört milyarı bu şehri mukaddes bir mekân olarak görürler ve sahiplenmek isterler. Bu yüzden Kudüs’ün neden dünya siyasetinin önemli bir gündemi olduğu sorusu izahtan varestedir. Yedi milyarlık dünya nüfusunun yaklaşık dört milyarı bu şehri mukaddes bir mekân olarak görürler ve sahiplenmek isterler. Bu yüzden Kudüs’ün neden dünya siyasetinin önemli bir gündemi olduğu sorusu izahtan varestedir.

KUDÜS’Ü SELAMET ŞEHRI BILENLER KIMLERDIR?

Eskiden beri Kudüs, barış ve selamet şehri olma iddiasına sahiptir. Bu özellik, eski tarihinden itibaren şehrin adına bir mühür gibi nakşedilmiştir. Arkeolojik verilere göre Kudüs’ün ilk sakinleri Kenanlılar, bu şehri “Uru Şalim”, yani “Şalim’in şehri” adlandırmışlardır. Şalim sözcüğü, selamet ile aynı kökten gelmesi hasebiyle dikkat çekmektedir. Yahudi kaynaklarına göre şehrin isimlendirilmesi Hz. İbrahim’e dayanıp şehrin İbranice adı olan Yeruşalim, “barışı görecek” anlamına gelmektedir. İslam’daki konumu sebebiyle Müslümanlar bu şehrin huzurunun korunmasına özen göstermişlerdir. Müslümanların Kudüs’e yükledikleri anlam, bu şehri gayrimüslimlerden teslim alırken sergiledikleri tutumdan anlaşılabilir. Hicri 16/Miladi 638 yılında Hz. Ömer’in hilafeti döneminde Kudüs’ü fethetmek için gelen İslam ordusu burada kan dökülmemesi için büyük hassasiyet sergilemiştir.

Ordunun kumandanı Ebu Ubeyde b. el-Cerrah, şehrin barış yoluyla teslim alınması için Kudüs’ü elinde bulunduran Hıristiyan papaz Sofroniyus’un şartını kabul etmiştir. Bu şarta göre rahip Sofroniyus şehrin anahtarlarını sadece halifeye teslim edecekti. Kudüs’ün “selamet şehri” olma anlamına binaen halife, yoğun hilafet işlerini bir tarafa bırakarak Medine’den kalkıp Kudüs’e kadar gitmiş, ateşle kavrulan kumlu çölleri geçme eziyetini göğüslemiştir. Aynı yaklaşımı Kudüs’ü Haçlılardan geri alırken görkemli İslam kumandanı Selahaddin Eyyubi de sergilemiştir.

Haçlıların 1099’da Kudüs’ü Müslümanlardan alırken yaptıkları kıyımlar dolayısıyla akan kanın ayak bileklerine kadar ulaştığı, bizzat Haçlı tarihçiler tarafından rivayet edilir. Ancak Selahaddin intikam duygusuyla hareket etmemiş, kan dökmemeye azami gayret göstermiş ve şehri savaş ile değil diplomasi yoluyla teslim almak istemiştir. Tüm barışçıl çarelerin tükenmesi üzerine mücahitler şehrin surlarının altından lağım kazmış, surda açılan gedikten şehre sızmışlardır. Cesareti kırılan halk teslim olmak zorunda kalmış, böylece fazla zayiat olmadan Kudüs yeniden Müslümanların eline geçmiştir. Yahudilikte, Hıristiyanlıkta ve İslam’da Kudüs’ün mukaddes şehir sayılması dolayısıyla her üç dinin mensuplarının bu şehri sahiplenme arzusu taşımaları ve bu hedefe ulaşmak için çaba harcamaları olağan görülebilir. Ancak bu bağlamda, onların Kudüs’ü ele geçirirken sergiledikleri tutum dikkat çekmektedir.

Yukarıda işaret edildiği üzere, Müslümanlar Kudüs’ü “selamet şehri” olarak gördükleri için, şehri ele geçirirken onun “sulh ve barış yurdu” olma vasfını bozmamaya özen göstermişlerdir. Fakat bu yaklaşım ne Yahudiler ne de Hıristiyanlar tarafından sergilenmemiştir. 614’te Perslerin ordusu Kudüs’ü aldığında onlarla birlikte olan Yahudiler buradaki Hıristiyanları katletmekten geri durmamışlardır. 1099’da Haçlılar Kudüs’ü ele geçirdiklerinde şehirdeki Müslüman ve Yahudilerin katledilmesiyle kan, su gibi akmıştır.

Bunun sebebi, Yahudilerin ve Hıristiyanların Kudüs’e hâkimiyete yükledikleri anlamda aranmalıdır. Yahudiler için Kudüs’e hâkimiyet, cihanşümul kudret ve gücü sembolize eder. Yahudilere göre ilahi kurtarıcı Maşiah/Mesih gelip Kudüs’te Yahudi hâkimiyetini tesis edecek ve burada mabedi yeniden kuracaktır. Bu, Yahudiler açısından yeryüzünde söz sahibi olmalarının resmidir. Benzer yaklaşım özellikle Protestan Hıristiyanlar için de geçerlidir. Onlara göre de Hıristiyanların yeryüzünde egemenliğinin yolu, Kudüs’e hâkim olmaktan geçmektedir. Bu yoruma göre Tanrının krallığını kurmak için İsa Mesih’in yeryüzüne dönüşünün (Parousia/Ric’at) ön şartı Yahudilerin Filistin topraklarına yerleşmesidir (Restorasyon).

Bu yüzden Filistin’de Yahudiler için bir devlet kurulması zorunlu olup onlar “vaat edilmiş topraklara” geri döndükten sonra mabedi inşa edecek, ilahi kurtarıcı Maşiah/Mesih’i karşılayacak ve bu da İsa Mesih’in yeniden gelişi için ortam hazırlayacaktır. Öte yandan Kudüs’te taş üstünde taş kalmaması, İncillere göre İsa Mesih’in Kudüs’le ilgili kehanetlerin yerine gelmesidir (Matta 23 :37-39; Luka 19 : 41-44). Bundan dolayı Hıristiyanlar Kudüs’ün harabeye dönmesinde içten içe bir beis görmüyor olabilirler. Meselenin bu yönü konu üzerine çalışmalarda hep ihmal edilmiştir.

SELAMET YURDUNDAN FELAKET YURDUNA KUDÜS

Müslümanların yönetiminde Yahudiler müreffeh yaşam imkânlarına sahip olsalar da Kudüs sevdaları hep canlı kalmıştır. 18. yüzyıldan itibaren Hıristiyan devletlerin desteğiyle Yahudiler, Osmanlı idaresinde olan Kudüs’e yerleşme planları yapmaya başlamışlardır. Bu dava, Siyonizm akımı olarak teessüs etmiştir. Siyon, Kudüs’ün adlarından biri olup Siyonizm de Kudüsçülük anlamına gelmektedir. Siyonist söylemler ilk olarak Hıristiyanlar tarafından dile getirilmiştir. Hıristiyanlar içerisinde özellikle Protestan/Anglikan itikadına mensup olanlar Yahudilere arka çıkmışlardır. İngiliz din adamı William Hechler (1845–1931) Siyonizm davasındaki rolünden dolayı Hıristiyan Siyonizmi’nin atası sayılır. Hechler, Siyasi Siyonizm akımının öncüsü ve İsrail devletinin kurulmasının fikir babası Teodor Herzl’in akıl hocası olup ona bu yolda elinden gelen her türlü yardımı göstermiştir. Yahudiler ve Hıristiyanlar 20. yüzyılda İngiltere ve Amerika’nın yardımıyla bu selamet yurdunu felaket yurduna çevirmişlerdir.

I. Dünya Harbi’nde İngiltere Filistin ile fevkalade ilgilenmiştir. 2 Kasım 1917’de İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur J. Balfour tarafından Siyonist hareketin önemli isimlerinden Walter Rothschild’e hitaben yazdığı Balfour Deklorasyonu diye bilinen mektup, Filistin topraklarında Yahudiler için bir devlet kurmayı vaat ederek bölgenin kaderi açısından dönüm noktası olmuştur. İngiliz General E. Allenby 11 Aralık 1917’de Kudüs’e girmiş, burada İngiliz yönetimini tesis etmiştir. 1948’de İsrail’in kuruluşuna dek Filistin’de kurulmuş olan Britanya Mandası döneminde dünyanın dört bir yanından getirilen Yahudiler, yönetim tecrübesi kazanmışlardır.

Bu süre zarfında Hagana, İrgun, Palmah gibi Yahudi silahlı çeteler yerli halka eziyet etmişlerdir. 14 Mayıs 1948’de İsrail Devleti kurulmuş ve ABD başkanı Harry Truman tarafından derhal tanınmıştır. Filistin’in Müslüman halkı bu günü Nakba/ Felaket günü olarak anarlar. 1917’den bu tarihe kadar şehirde yaşanan çatışmalarda binlerce Müslümanın katledilmesi tarihin kara sayfalarına kaydedilmiştir. 1948’den itibaren Kudüs’ün batı tarafına resmen egemen olan İsrail, Haziran 1967’de Altı Gün Savaşı’nın ardından doğu tarafını da istila ederek fiili olarak şehrin tamamına egemen olmuştur. Hıristiyanlar bunu Mesih’in ayak sesleri olarak kabul edip heyecanlanmış, İsrail’in yaptığı mezalimi görmezden gelmişlerdir.

İsrail Kudüs’ün doğu tarafını alınca Burak duvarının karşısındaki Faslılar mahallesini tamamen yok etmiş, burasını dozerlerle düzleyerek Yahudilerin ibadetine açmıştır. Buradaki evler, camiler, tekke ve zaviyeler, medreseler, hanlar vs. sayısı yüz elliyi aşan çeşitli türden İslami miras böylece tarihe karışmıştır. 30 Temmuz 1980’de İsrail Kudüs’ü “bütün ve ebedi olarak” İsrail Devleti’nin başkenti ilan etmiştir. Kudüs’ü Yahudileştirme politikası çerçevesinde İsrail, şehrin Müslüman halkına buradan gitmeleri karşılığında yüksek meblağlar teklif etmiş, bu teklif kabul görmeyince onları çeşitli şiddet ve baskıyla yıldırmaya çalışarak asırlardır yaşadıkları anayurtlarını terk etmeye zorlamaktan geri durmamıştır. Bu bağlamda 1967’den günümüze kadar Kudüs’te Müslümanlara ait beş binden daha fazla binanın ruhsatsız yapı veya imar iznine uymadığı gibi çeşitli bahanelerle yıkıldığı ifade edilmiştir. Son yıllarda İsrail’de köktendinciliğin yükselişi Kudüs’teki yerli Müslüman halkın durumunu daha da zorlaştırmıştır. Bu, İsrail’in yalnız başına yapabileceği bir güç gösterisi olmayıp, Amerika’dan da ciddi destek almıştır.

Güçlü Yahudi lobisinin desteği ile Amerika, uluslararası arenada İsrail’i koruyup kollamıştır. Bunun en son ve bariz örneği, ABD başkanı Donald Trump’ın Kudüs’le ilgili aldığı kararlardır. 6 Aralık 2017’de ABD başkanı Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdığını açıklamış, ardından 14 Mayıs 2018’de İsrail’in kuruluşunun 70. yılı şerefine ABD büyükelçiliğini Kudüs’e taşımıştır. 28 Ocak 2020’de Trump, Asrın Anlaşması adını verdiği planı duyurmuştur. Kudüs’ü İsrail’in bölünmez başkenti olarak niteleyen, Yahudilerin çıkarlarına uygun şekilde hazırlanan bu plan, Kudüs’ün bin yıldan daha fazla İslami kimliğini, tarihsel ve kültürel aidiyetini, sosyal yapısını dikkate almadan, asırlardır burada yaşayanların görüşlerini yok sayarak şehri İsrail’e hibe etmenin diğer adıdır.

Benzer İçerikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir