21 Temmuz 2024, Pazar

Kovid-19 Salgını Sonrası Şehirciliğimiz Üzerine – Prof. Dr. Yusuf ŞAHİN

Kovid-19 Salgını Sonrası Şehirciliğimiz Üzerine

Dünya nüfusunun yüzde ellisinden fazlası şehirlerde yaşıyor. Bu oran ülkemizde yüzde doksanı geçmiş durumdadır. Şehirler, hem daha fazla nüfus barındırdığı hem de bu nüfus sosyal, kültürel ve iktisadî olarak farklı katmanlardan oluştuğu için Kovid-19 Salgınından en fazla etkilenen yerler olmuştur. Bu yüzden, Kovid-19 Salgını, önümüzdeki dönemde diğer pek çok alanda olduğu gibi şehirler üzerinde de derin etkiler bırakacak gibi gözükmektedir.

Hayatın olağan akışı içinde bir gün çözeriz diye ertelediğimiz sorunlar vardır. Kriz anları bu türden ertelenen sorunların çözümü, bir bakıma bir mıntıka temizliği yapılması bakımından da önemli imkânlar sunar. Salgınla birlikte gelen tartışmaları bu yönüyle bir “imkân” olarak da görmek mümkündür.

Salgın, şehirlerde ve genel manada hayatımızda köklü değişimleri tetiklemesi bakımından bir dönüm noktası da olacak potansiyele sahiptir ama bu, Salgının hayatımızdan alıp götürdüklerini görmemizi engellememelidir. Salgın, “ölüm korkusu” gibi en temel insanî yanımızı harekete geçiren ve insanlığımıza ait ne varsa ertelediğimiz bir insanî ilişkiler örüntüsü de oluşturmuştur: Tokalaşmak, kucaklaşmak, çay/kahve içmek, paylaşmak gibi çok sayıda insanî hasletlerimizi ileri bir tarihe kadar ertelememizi beraberinde getirmiştir.

Bu yazıda, Salgın sürecinin şehirlerimiz ve şehir yönetimleri üzerinde ne gibi etkiler oluşturabileceği üzerine bir tartışma yürütülecektir. Tabiatıyla, bu başlık altında ele alınan konuların bir kısmı gerçekleşmesi muhtemel, belki bir kısmı da gerçekleştirilse iyi olabileceğini düşündüğümüz değişimler olacaktır. Dolayısıyla, yazıda dile getirilen değişimlerin bir yönüyle şehirciliğimiz üzerine kişisel kanaatlerimizi de içeren kapsamlı bir değerlendirme olarak görülmelidir. Bir bakıma, Salgın da dikkate alındığında ileride, “şehircilik mefkuremiz ne olmalı?” sorusuna da cevap aramış olacağız.

İnsanî Ölçeğe Dönmek

Modern şehirciliğin en çok eleştirilen ama bir o kadar da insanları cezbeden yanı, çok katlı yapılaşmadır. Le Corbusier ve benzer düşüncede olan şehirciler, bunu bir ideal olarak da takdim ettiler. Eğer bugün yaşıyor olsalardı, belki, onlar da fikirlerinin bu kadar kabul görmesine şaşırırlardı.

Türk şehirciliği, tam bir başlangıç tarihi konulamasa da, bir süredir bu gelişmenin esiri olmuş gözükmektedir. Örneğin, şehirlerimizde apartmanların olduğu bölge, sağlıklı şehirleşmenin bir göstergesi olarak da değerlendirilir hale gelmiştir. (Buradan bir gecekondu güzellemesine de geçmemek gerekir, tabii ki.)

Salgın sürecinde ebeveynler çalıştığı için bir şekilde dışarıya çıkabildiler. Ama hem çocuklar hem de yaşlılar, özellikle Salgının başlangıcında bir bakıma evde hapis kaldılar. Hapis kalınan evlerimizin bir apartman dairesi olduğu düşünüldüğünde; Salgının biraz daha ağır bir şekilde tecrübe edildiğini söylemek mümkündür. Zira hem çocuklarımız hem de yaşlılarımız için tek nefes alınacak alan (eğer varsa) balkonlarımız oldu.

Yaklaşık bir on yıla yakındır “yatay mimari” vurgusu yapılmakta ve Türk şehirciliğinin dikey olarak değil de yatay olarak kendisine bir yön belirlemesi gerektiği ileri sürülmektedir. Ama henüz bu yönde ciddi bir gelişme kaydedildiğini söylemek zordur. Salgın sonrası süreçte bu konuya daha fazla kafa yoracağımız söylenebilir. Bir an için şehirciliğimizin az katlı ve hep konuşulan ama uygulamada göremediğimiz “bahçeli evler” şeklinde gelişmiş olduğu bir durumu hayal edelim: Çocuklarımız da, yaşlılarımız da nefes alabilecekleri bir imkâna kavuşacaklardı. Salgının olmadığı şartlarda da bu türden bir şehirciliğin, çocuklarımızın toprakla temasından ev ahalisinin sadece kapalı ortamlarda bir araya gelmek zorunda kalmamasına kadar, sayısız faydasından söz edilebilir. Bir de basit tarımsal üretim faaliyetlerinin tecrübe edildiği bahçeleri olan az katlı yapılaşmanın olması durumunda, her halde, bu insanî katkıların üst seviyede olacağı bir noktaya geçmiş olacağız. Bizim geleneksel şehirciliğimizde ağaç örtüsünü aşmayan ve adına insanî ölçek de dediğimiz şehircilik anlayışımız, ilerde, daha çok tartışılacaktır. Bugün hem ağaçların olmadığı hem de çok katlı yapıların her tarafı sardığı bir şehircilik anlayışının hâkim olması, bahsettiğimiz seçeneği “ütopya” olarak görmeyi beraberinde getirmemelidir. Zira tarihte bir kez tecrübe edilen, tekrar tecrübe edilebilir. Biz bugünkü noktaya “insanî ölçek”ten saparak geldik. Dolayısıyla tekrar başa dönebiliriz. Bu geriye dönüş, eskinin kopyası, birebir tekrarı olamaz tabiî ki. Mutlaka bugünkü gelişmelerin de etkisi olacaktır. Ama temel ilkeler “insanî ölçeğe saygılı şehircilik” olmak kaydıyla yeni bir terkip oluşturmak bize göre imkân dâhilindedir ve Salgın sonrasının önemli bir gündemi bu olacaktır.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine Uygun Yerel Yönetimler Kurmak

Türkiye, 2017’deki Referandumla Parlamenter Sistemden Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçmiş, 2018’de de bir önceki yıl anayasal hale gelen sisteme dayalı olarak seçimlere gitmiş ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi çerçevesinde ilk hükümetini kurmuştur. Salgın ve diğer kriz hallerinde hükümet, hızlı hareket edebilmiş ve önceki yıllarda yaşadığımız kısır tartışmalara teslim olmadan alınması gereken tedbirleri alabilmiştir.

İllerimiz ve yerel yönetimlerimizle ilgili de yeni sisteme uygun köklü değişikliklere gitmek gerekmektedir. Aksi halde sistem değişikliği, yerel düzeyde etkin işlemeyecektir. İki değişiklik acilen yapılmalıdır:

Birincisi, il ve ilçe sınırları yeniden belirlenmelidir. Yeni il kurmak veya mevcut bir ilin bu statüsünü kaldırmak, demokratik siyaset açısından sonuçları ağır olabilecek kararlardır. Ama hiç değilse mevcut illerin sınırları ile bu illerdeki ilçelerin statüsü ve sınırları tekrardan gözden geçirilebilir. Bu yapılırken başta doğal eşikler olmak üzere coğrafi şartlar, şehrin ekonomisi ve kamu hizmetinin gerekleri gibi anayasal ilkeler ve bu ilkelerin içerdiği diğer şartlar dikkate alınmalıdır. Buna kafa yorulmaya başlandığında; özellikle pek çok ilçenin hizmet üreten değil de işleri yavaşlatan gereksiz idari bölümler haline geldiği görülecektir. (Gereksiz tartışmalara girmemek için il ve ilçe ismine girmeye gerek yoktur.) Ama il merkezine birkaç km mesafedeki ilçeler, nüfusu 2 binin altına düşen veya o civarda olan ilçeler, birbirine çok yakın ilçeler, Salgınla beraber hemen her işimizi dijital platformlarda yapmaya başladığımız günümüz dünyasında daha da anlamsız hale gelecektir.

Aynı durum belediyeler için de geçerlidir. Daha önce 5 binin altındaki beldeler kapatılacak bir noktaya gelinmişti. Ancak bir belde belediyesinin hukuk mücadelesi sonucu, yargı kararlarıyla 2 bin nüfusun üzerinde olan yerleşim yerlerinde belediyeler statülerini korumuştu. Belediye başkanı ve birkaç çalışanı dışında hiçbir çalışanı olmayan, hizmet üretmek için araç parkı bulunmayan ve bir imar planı hazırlayacak mimarı, şehir plancısı bulunmayan bu belediyelerin acilen kaldırılması gerekir.

Sınırları yeniden belirlenmiş illerde genel hizmetlerden vali, sınırları yeniden belirlenmiş ilçelerde genel hizmetlerden kaymakam sorumlu olmaya devam etmeli; sınırları yeniden belirlenmiş illerde yerel hizmetlerden il belediyesi, sınırları yeniden belirlenmiş ilçelerde yerel hizmetlerden ilçe belediye başkanı sorumlu olmaya başlamalıdır. Bir başka ifadeyle, büyükşehir belediyesi statüsüne sahip illerin dışındaki illerde de büyükşehir belediyesine benzer bir sisteme geçilmelidir. Önerimiz hayata geçirildiğinde yerel yönetimler sistemimizde ciddi bir “sadeleştirme” yapılmış olacaktır.

Bu öneriyle ilgili en temel itiraz noktaları iki başlık altında karşımıza çıkacaktır: İlki, terörle irtibatlı siyasetçilerin seçildiği belediyelerde ne yapılacağı sorusudur. Buralarda bugün ne yapılıyorsa yarın da aynı şey yapılabilir. Yerel halka hizmet yerine terör örgütüne hizmet eder hale gelen belediyelere kayyım atanmaktadır. Bu bizim önerdiğimiz sistemde de mümkün olacaktır. İkinci itiraz da yapılan işlemin demokratik olmayacağı yönünde olacaktır. Bu itiraz büyükşehir belediyesine ilişkin düzenlemeler esnasında da gündeme gelmişti. Ama unutulan nokta şu olmaktadır: Belediyelerle ilgili düzenlemeyi de yine seçilmiş bir heyet (yani TMMM) yapmaktadır/yapacaktır. Bu itirazda, kendini yönetecekleri seçerek küçük bir beldede demokratik hakkını kullananlar ile bu belediyeleri kaldıran TBMM’yi seçen tüm toplumun demokratik hakkı arasında bir hiyerarşi kurulmak istenmektedir. İl, ilçe sınırlarının yeniden belirlendiği ve bu esnada çok sayıda ilçenin kaldırıldığı, ayrıca, il sınırlarında il belediyesi, ilçelerde ilçe belediyesinin kurulduğu ve bu esnada çok sayıda belde belediyesinin kaldırıldığı vasatta ciddi bir tasarruf sağlanacağı açıktır. Yeni oluşturulan bu sistemde işlerin Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine uygun şekilde etkin sunulması da mümkün olacaktır.

“Kırılganlık Haritası” Çıkarmak

Türkiye, 1999 depremleri sonrasında kriz yönetimi konusunda önemli bir eşiği aşmıştır. Bir musibet bin nasihatten evladır, derler. Bu depremler, yıllardır konuşulan ama yapılamayan işleri yapmamızı mümkün kıldı. Ve bugün AFAD dediğimiz kurum ortaya çıktı. Salgın, bulaşıcı hastalık ve diğer kriz hallerinde hangi toplum kesimlerinin “kırılgan” olduğunu görebileceğimiz bir harita çıkarmak gerektiğini ortaya çıkardı. Bir bakıma, hemen her kriz için “düşünülemeyeni düşünmek” veya “akla hayale gelmeyeni hayal etmek” gerektiğini görmüş olduk. Örneğin, Salgın, en çok yaşlılarımızı etkiledi. Hem hastalığa yakalandıklarında en çok onlar hayatını kaybetti hem de alınan tedbirler en çok onları yordu. Salgın öncesinde yaşlılarımızın bu Salgında en çok etkilenen kesim olacağı kimsenin aklına gelmedi. Başta AFAD olmak üzere merkezî ve yerel yönetimlerin bu konuda daha fazla kafa yorması gerektiği açıktır. “Kırılganlık haritası” çıkarırken yapılacak “beyin fırtınası” toplantılarında dile getirilen görüşlerin bazen uçuk kaçık olması bile mümkündür. Ama Salgınla birlikte, ilerde ortaya çıkabilecek krizlere ancak çok geniş bir yelpazede fikir jimnastiği yapılması durumunda hazır olabileceğimiz de görülmüş olmalıdır.

Bununla bağlantılı bir başka konu da şudur: Devletin bu krizleri yönetirken başta gönüllü sivil toplum kuruluşları olmak üzere değişik paydaşlarla beraber çalışma kültürünü bugünkü noktasından daha da ileri düzeye taşıması gerektiği anlaşıldı. Örneğin, vefa destek gruplarında çok sayıda gönüllü kişi ve kurum da görev aldı. Bunların devletin belirlediği hedefler doğrultusunda doğru bir şekilde yönlendirilmesinin çok önemli olduğunu söylemek gerekir. Aksi halde toplumun toplam enerjisinin kriz bölgelerinin belirli bir bölümüne teksif edilmesi kaçınılmaz olacaktır.

Köklerimizi Hatırlamak

Salgından bir ay önce “umumi/genel helalar/tuvaletler” üzerine çalışmaya başlamıştım. Mevzuat açısından bakıldığında; Köy Kanunu’ndan itibaren bu konuda çok net düzenlemeler yapılmasına ve geçmişten çok önemli bir birikimi tevarüs etmemize rağmen şehirlerimizde umumi tuvaletler açısından ciddi bir zafiyet olduğu gözlemim vardı. Salgın, umumi tuvaletlerin de içinde değerlendirilebileceği halk sağlığını tekrar gündemimize taşıdı. Kanaatimce, bu iyi de oldu.

Belediyeler gıda denetiminden çöplerin toplanması ve bertaraf edilmesine, umumi tuvaletlerin yapılması, denetlenmesinden hayvan kesim yerlerinin şartlarının iyileştirilmesine kadar, çok sayıda başlık altında temizlik eksenli işler yapmak veya yaptığı işleri iyileştirmek durumunda kalacaklardır.

Dijital Platformları Daha Fazla Kullanmak

Akıllı şehir tartışmaları epeydir yapılıyordu zaten. Salgın, bu tartışmaları biraz daha hızlandırmış oldu. Akıllı şehir kavramıyla, şehircilik hizmetlerinde dijital platformların daha fazla kullanılacağı ifade ediliyordu. Bugünkü gelişmeler bunu zorunlu hale getirdi. Sadece şehircilik hizmetlerinde değil bir bütün olarak kamu hizmetlerinin sunulmasında dijital platformların sunduğu imkânlardan daha fazla yararlanılmaya başlandı. Örneğin, Salgın süreciyle birlikte eğitime ara verilmişti. Ama eğitime ara verilmesi kararı sonrası hem Millî Eğitim Bakanlığı hem de YÖK, uzaktan eğitime geçme kararı aldı. Uzaktan eğitimin örgün eğitimden çok farklı olduğunu, birinin diğerinin yerini tutamayacağını ileri sürmek tabii ki mümkün. Ama yaklaşık 20 milyon öğrenci ve öğretmenin MEB bünyesinde, yaklaşık 8 milyonu aşkın öğrenci ve öğretim elemanının da YÖK bünyesinde uzaktan eğitim platformlarında şu günlerde eğitim öğretim sürecinin içinde olması, bir yıl önce, bir beyin fırtınası yapılırken bile akla gelmeyecek konulardı. Aynı durum şehircilik hizmetleri için de geçerli. Kurum içi yazışmalarda EBYS kullanmak başta olmak üzere vatandaşın şehircilik hizmetleri çerçevesinde yaptığı ödemelerin E-Devlet üzerinden yapılması gibi gelişmeler, artık önümüzdeki yıllarda kaçınılmaz hale gelecek gibi gözüküyor. Şehirler, daha fazla veri toplayacak, bu verileri analiz edecek ve buna dayalı olarak hizmet sunar hale gelecektir.

“Şehrin Kayıpları”nı Fark Etmek

Uzunca bir süredir “şehrin kayıpları” başlığı altında konferanslar veriyorum. Bu kavramla kastım, şehirlerde yaşayan ama şehircilik hizmetlerinde dikkate alınmayan toplum kesimleridir. Salgın bize, hep birlikte şehirde yaşadığımız ve daha önce görmezden geldiğimiz toplum kesimlerini dikkate almadığımızda bir “millet” olamayacağımızı göstermiş oldu. Şehrin kayıpları başlığı altında yaşlılar, engelliler, kadınlar, çocuklar gibi toplum kesimlerinden söz etmek mümkündür. Salgın, vefa destek grupları vasıtasıyla bu kesimleri de hatırladığımız bir süreç oldu. Salgın, eninde sonunda bitecek, hayat tekrardan normale dönecektir. Ama bundan sonra şehirlerimizi paylaştığımız yaşlılarımızın da olduğunu unutmayacağız: Eğer onların evden çıkmasını kolaylaştıran ve hatta cazip hale getiren şehircilik hizmetleri kurgulanamazsa, onları hayatlarının sonuna kadar dört duvar arasında bir hapis hayatına mahkûm etmiş olacağız. Engellilerle ilgili son 10 yıldır bir miktar iyileşmeden söz edilebilir. Ama henüz işin başındayız. Engellilerin de evden çıkıp şehir hayatına karışabilecekleri ve şehircilik hizmetinden yararlanabilecekleri imkânlar, şimdilik oldukça sınırlı. Ama bu yöndeki gelişmeler umut verici gözükmektedir. Salgın, bu konudaki gelişmeleri de hızlandıracaktır.

Yaklaşık 20 milyona yakın lise ve altı eğitim öğretim alan öğrencimiz var. Üniversite öğrencileriyle birlikte bu sayı 30 milyona yaklaşıyor. Bir de ilköğretim öncesi küçük çocuklarımız var. Şehirlerimizde işleyen sistematik şu: Şehirlerin çeperlerindeki tarlalar, bahçeler şehre dâhil edilmekte, ilerleyen dönemlerde ise şehirleşen alanlarda sokak aralarında iki salıncak konulabilen küçük parklar yapılmaya çalışılmaktadır. Millet parkları yapmak şeklinde yakın dönemde başlayan gelişme, tam da bu türden bir şehirleşmenin patolojilerini bertaraf etmeye matuf bir hamledir. Ama bu, daha önce yapılan işlerin yanlışlığını görmemize mani olmamalıdır. Çocukların doyasıya çocukluklarını yaşayabilecekleri parklar, spor tesisleri gibi alanların hızla artırılması bir zaruret olarak gözükmektedir.

Şehirciliğimizin ayrılmaz mekânlarından biri artık alışveriş merkezleridir. Alışveriş merkezlerinin kadınları özellikle etkilemek istediği bilinir. Örneğin, alışveriş merkezleri, çocuklarıyla birlikte gelen kadınların araçlarına park etme imkânı sunar. İçerisi, kışın sıcak, yazın serindir. Çocukları bırakacak ve üstelik de bir sıkıntı olduğunda anneyi arayacak çocuk oyun merkezleri vardır. Çocukların altını değiştirmek için ayrı, acıktığında emzirmek içinse ayrı yerler vardır. Üstelik tuvaletleri de oldukça temizdir. Kadınlar daha rahat alışveriş yapsınlar diye, literatürde alışveriş merkezleri için vurgulanan bu özellikleri şunun için hatırlattım: Şehirlerimizin her yerini, kadınlarımızı daha fazla tüketsinler diye kurgulanan alışveriş merkezlerinden daha cazip hale getirmek durumundayız.

Şehirlerimizi Açık Sistemler Olarak Düşünmek

Şehirler, sadece yerleşimin yoğun olduğu alanla sınırlı olarak düşünülmüştür. Oysa Salgınla, şehirleri sadece yerleşim yerleriyle sınırlı düşünmenin yetersiz olduğunu gördük. Küreselleşen ve ülkeler arasındaki ilişkilerin bu kadar yoğunlaştığı bir dünyada artık şehirleri yönetirken dünyanın öbür ucundaki gelişmeler de dikkate alınmak durumunda kalınacaktır.

Kovid-19, Çin’in bir şehrinde başladı ve buradan bütün dünyaya yayılmış oldu. Oysa bugünkü şehircilik anlayışımızda bu dinamik ilişkilerin genellikle ihmal edildiği görülmektedir. Aksaray’ın Salgın’la ilgili ağır şartlarını hafifletmenin sadece komşu şehirlerin, Türkiye’deki şehirlerin değil; dünyadaki bütün diğer şehirlerin yönetiminden bağımsız değerlendirilmesi, ne yazık ki, imkânsız: Bunu bir kez daha anlamış olduk. Şehirlerin dünyaya daha açık bir anlayışla yönetilmeleri ve planlarını da buna uygun bir anlayışla anlık veya gelişmelere göre güncelleyebildikleri birimler olmaları bir zorunluluk halini almaktadır. Bunun şehirler için aynı zamanda büyük bir risk oluşturduğunu da eklemek gerekir. Bu yüzden, açık bir sistem halinde kurgulanan şehirleri yönetenlerin dinamik bir bakış açısına sahip olmaları bir zorunluluktur. Şehirler, önümüzdeki dönemde başta havza temelli şartlar olmak üzere diğer şehirlerle daha fazla irtibatlı hareket etmek durumunda kalacaktır. Burada kardeş şehir gibi şehirlerin diğer şehirlerle işbirliğine gittiği uygulamaların da yaygınlaşabileceğini söylemek mümkündür.

Aşkın Olanla Barışmak

Aydınlanma, insanın aklına güvenin zirveye çıktığı bir döneme tekabül eder. Akıl, insanın hem kendisini, hem de çevresini anlayabilmesine, kavrayabilmesine ve dolayısıyla insanın da içinde yer aldığı bu dünyayı yönetebilmesine imkân sağlar anlayışı, Tanrı fikrinin terk edilmesini de beraberinde getirdi. Bir bakıma, akıl, Tanrı fikrinin yerini aldı. Son birkaç yüz yıldır insan aklının ürünü sayabileceğimiz çok sayıda kurum oluşturuldu, çok sayıda icat yapıldı. Örneğin, sağlık alanındaki gelişmeler insan ömrünün tarihte görülmediği kadar uzamasına yol açtı. İnsanların, ömrünün ilerleyen yaşlarında hayatlarını geçirebilecekleri yaşlı bakım evleri kuruldu. Yine çocuklarımız için kreşler, anaokulları açıldı. Ama anaokullarındaki öğretmenlerin veya çalışanların çocuklarımıza gösterdikleri ilgi, bir annenin çocuğuna sarılmasının sağladığı tatmini ikame edemedi. Anaokullarına giden çocuklarda hep bir şeyler eksik kaldı. Yaşlı bakım evlerinde kalan büyüklerimizin başına yağmur yağmadı, yemekleri hep vaktinde verildi. Ama bu imkânların hiçbiri, bir evladın annesine, babasına sarılmasının yerini tutamadı. Salgın sürecinde vefa destek gruplarının çalışmalarıyla gördük ki, şehirciliğimizin alacağı yeni istikamette metafizik (aklın ötesindeki boyut), tekrar gündemimize girmek durumunda kalacaktır. Eğer bunu yapamazsak, pek çok Batılı ülkede gördüğümüz gibi, ülkeler bir maske için hırsızlık yapabilecek, yaşlı bakım evlerindeki büyüklerini ölüme terk edebilecektir.

İletişim Stratejileri Değişecek

Eskiden, her kamu kurum ve kuruluşunun ana binasında bir ilan panosu olurdu. Bu kuruluşlar, kamuoyunu ilgilendiren konularda ilan panosuna bilgilendirici broşürlerini veya kararlarını asarlardı. Sonra bu işler, internet sitelerine kaydırıldı. Ama Salgın bize çok hızlı iletişim kurmanın gerekli olduğunu bir kez daha hatırlatmış oldu. Bu yüzden, şehirlerimizin ileriki yıllarda sosyal medya mecralarını daha çok kullanacağını söylemek mümkündür.

Ama şöyle bir sorunumuz var: Şehirlerimizi yönetenlerin yaşlarının kırklı yaşları geçmiş olması, yeni iletişim stratejilerinin ise daha çok genç kuşaklar tarafından kabul görmesi, kuşaklar arası bakış açısı farklılıklarını da beraberinde getirebilmektedir. Ama yaşanan gelişmeler, yöneticilerin bu alandaki gelişmelere uzun süre kayıtsız kalamayacağını göstermektedir. Yöneticiler, kendileri yapamıyorlarsa bile profesyonel ekiplerden destek alarak, dijital platformlar üzerinden iletişimi yaygınlaştırmak durumunda kalacaklardır.

“Aynı Gemideyiz” Anlayışıyla İş Yapmak

Kurumlarda veya bir kurumdaki birimlerde bir “kurum/birim taassubu” olduğu gözlenir. Rektör, üniversitenin bütün birimlerini gözetirken, örneğin bir dekan, sadece kendi birimi açısından meseleleri değerlendirmeyi tercih edebilmektedir. Vali, il ölçeğinde meselelere bakarken, Ticaret İl Müdürü, sadece kendi müdürlüğü açısından meseleleri değerlendirme eğilimi içinde olabilmektedir.

Salgın sürecinde KYK yurtlarının karantina amaçlı kullanılması, ildeki memurların hemen hepsinden vefa destek gruplarında yararlanılması gibi örnekler, kurum taassubunun hem gereksiz olduğunu hem de göz ardı edilmesi gereken gelişmeler yaşanabileceğini gösterdi. Üniversiteler, elindeki imkânları Sağlık Bakanlığı’nın emrine sundu. Değişik alanlarda güzel işbirliği örnekleri ortaya çıktı. Ama bu işbirliği örneklerinin Salgın sonrasında aynı ölçüde kolay olmayacağını biliyoruz. Dolayısıyla, hem hukukî düzeyde hem de iş yapma ahlâkı bakımından şehirlerimizdeki birimlerin beraber çalışma kültürünü artırmalarına yönelik tedbirler almamız gerektiği açıktır.

Çevreci Ulaşım Araçlarına Yol Vermek

Ulaşım, başta İstanbul ve Ankara gibi büyükşehirlerimiz olmak üzere, şehirlerimizin sorunlar listesinin başında gelir. Salgın sürecinde bir de buna seyreltilmiş yolcu taşıma kararları eklenince, şehir içi ulaşımlarda ciddi daralmalar yaşandı. Kısa ve orta mesafeli yolculuklarda ve hava şartları da elverdiği durumlarda çevreci ulaşım araçlarını kullanmanın yararlı olacağı düşüncesi biraz daha yaygınlaşmış oldu. Sağlık Bakanlığı, şehirlerimizde çok sayıda bisiklet dağıtmıştı. Çok az kamu kurum ve kuruluşu bu işi sahiplenmişti. Vatandaşlarımız ise uygun bir altyapı olmadığı için istese de bisikletli ulaşımı tercih edemiyordu. Konya, Kayseri gibi sınırlı sayıdaki ilde yapılan cılız adımlar, çevreci ulaşım araçlarının yaygınlaşması için ümitli olmamıza yetmiyordu. Salgın, sadece bisikletin değil elektrikli kaykay gibi çeşitli ulaşım araçlarının önümüzdeki günlerde şehirlerimizde daha fazla görülmesinde itici güç olmuştur. Söylemeye bile gerek yok ki, bu değişim ve gelişim, enerji tasarrufu, şişmanlıkla mücadele, çevre kirliliğini azaltma gibi diğer sorunlarla baş etmede de bize yardımcı olacaktır.

Güçlü Bir İnternet Altyapısı İnşa Etmek

Salgının sadece eğitim alanında internet kullanımını yaygınlaştırdığı yanılgısı var. Oysa Salgın, başka alanlarda da uzaktan hizmet sunmayı mümkün kılmıştır. Örneğin, çağrı merkezlerinde çalışanlar, artık fizikî olarak bulundukları işyerlerine gitmeden de işlerini yapar hale gelmişlerdir. Değişik alanlarda yapılan kurslar, internet ortamına taşınmış gözükmektedir. Bir sokağın asfalt dökme işini şimdilik internet üzerinden yapmamız imkân dâhilinde değildir. Ama şehirde hem belediyelerimizin hem de diğer kamu kurum ve kuruluşlarımızın sunduğu hizmetlerin bir kısmı uzaktan sunulabilir hale gelmiştir. Aynı durum, özel sektörce sunulan bazı hizmetler için de geçerlidir. Örneğin, fizikî olarak lokantalara giderek yemeklerimizi yerken, şimdilerde eve paket servis yapma seçeneğinin daha fazla rağbet görmeye başladığı anlaşılmaktadır. Bütün bu gelişmeler, şehirlerimizde okullar, kurslar, lokantalar vs. için daha az yer ayırmayı beraberinde getirecektir. Ama bu ihtiyaçlar, başka şekillerde yerine getirilebilsin diye şehirlerimizde güçlü bir internet altyapısının kurulması ve bu altyapı üzerinden hizmet sunan iş yapma biçimlerinin yaygınlaşmasına yardımcı olunması gerekecektir.

Ev Almayıp Komşu Almak

Aklımızı tek rehber olarak belirleyince, aklımızı kullanarak yaptığımız yatırımların ve inşa ettiğimiz şehirlerin bize yeterli olacağını zannettik. Salgın, modern insanın aynı zamanda zavallı insan olduğunu da göstermiş oldu.

Bir karantina sürecinde dışarı çıkamayan biri için vefa destek grupları sürekli teyakkuz halindeydi. Ama bunu “komşuluk hukuku” içinde de yapmak mümkündü. Üstelik de bu şekilde sorunlarımızı çözdüğümüzde toplumun ortalamada katlanmak durumunda kaldığı maliyetler azalacaktı. Her gün sabah işimize giderken karşı daireden çıkan komşumuzla daha sahici ilişkiler geliştirmiş olacaktık.

Dijital platformların iyice yaygınlaşacağı ileriki yıllarda “ev alma komşu al” düsturunun önemini biraz daha yitirmesi ihtimali yüksek gözüküyor. Ama insanlığın bir genetiği varsa ve bu genetik içinde “sıcak, samimi, içten ilişkiler” önemliyse, eninde sonunda, belki başka düzlemlerde komşuluk ilişkilerini geliştirmek zorunda kalacağız. Bunun bizim ve bizden önceki kuşakların yaşadıkları türden komşuluklar olmayacağı çok açık. Ama bu duygunun nasıl ete kemiğe bürüneceğini ancak bizden sonraki kuşaklar görmüş olacak. İnsanlığın tekrar bu duyguya müracaat etmesi kaçınılmaz gibi gözükmektedir. Bu duygunun yaygınlaşmasının bir sonraki halkası da, mahalle kültürünün tekrar ihya edilmesidir. Ama onun da farklı bir formda/ biçimde ihya edilme ihtimali olduğunu ileri sürebiliriz.

Alternatif Hizmet Sunma Modelleri Geliştirmek

Salgın sürecinde bazı belediyeler, geniş ve açık bir alanda, otomobilleri içindeki vatandaşlara film veya konser izletme gibi etkinliklere giriştiler. Yine bazı belediyeler, evinden çıkamayanlara sokakta gezdirdikleri araçlarla konser verdiler veya gösteriler yaptılar. Bazı belediyeler, evleri dolaşıp maske dağıttılar.

Bunlar bize, önümüzdeki yıllarda, eski hizmet sunma modellerimizin gözden geçirilebileceğine dair ipucu veriyor. Değişimler zorlu ve zahmetli süreçlerdir. Kamu kurum ve kuruluşlarındaki değişim ve dönüşümler çok daha zordur ama imkânsız da değildir. “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” ifadesinin en çok geçerli olacağı alanlardan biri de, galiba, şehirlerimizdeki hizmet sunma modelleri olacaktır.

Ruhlu Şehirler Kurmak

Şehirleri inşa etmek ile gönülleri inşa etmek arasında bir bağ kuran geleneğin neşvünema bulduğu bu topraklarda, sadece görünen âleme ilişkin gelişimlerin ve değişimlerin yaşanması, eksik bir şehircilik anlayışıydı. Salgın, örneğin, toplumsal psikolojinin (yani iç dünyamızın ait olanın) de ne kadar önemli olduğunu bize bir defa daha göstermiş oldu.

Önümüzdeki yıllarda aynı zamanda “kendimizi mutlu hissedeceğimiz şehirler” de kurmamız gerektiğini daha fazla konuşacağız. Şehirlerimizde ve şehirciliğimizde “vicdan”, “adalet”, “merhamet”, “vefa” gibi kavramları daha fazla istişarelerimize dâhil edeceğiz.

Sonuç

İnsanların ağırlıklı olarak şehirlerde yaşadığı bir asırdayız. Son iki yüz yıldır, kırsal alandan şehirlere doğru yoğun bir göç yaşandı ve şehirlerimizin bugünkü şeklini almasında bu göçler, önemli ölçüde belirleyici oldu. Doğru veya yanlış; şehirler kurduk ve bugüne kadar da bu şehirlerde yaşamaya devam ettik. Şehirlerdeki bu yapı stokunu ve oluşan ilişkiler ağını bir günde değiştirmek, tabiî ki mümkün değildir. Böyle bir beklenti içinde olmak gerçekçi de olmaz. Ama bu, önümüzdeki yıllarda şehircilik anlayışımızda ve uygulamalarımızda bir değişiklik olamayacağı anlamına gelmez.

Önümüzdeki günlerde insanî ölçeğin daha fazla dikkate alınacağı, taşradaki il, ilçe, il belediyesi ve ilçe belediyesi sınırlarının yeniden belirleneceği, toplumdaki kırılganlık alanlarına dair detaylı haritaların çıkarılacağı, temizlik kültürünün tekrardan yaygınlaşacağı, dijital platformların daha fazla kullanılacağı, şehrin kayıplarının gözetileceği, şehirlerimizin dışardan gelebilecek risklere karşı daha dirençli olması için açık sistemler olarak yönetileceği, şehirlerimizde aşkın olanla barışık işlerin yapılacağı, yeni hizmet sunma modellerinin geliştirileceği, iletişim stratejilerimizin değişeceği, aynı gemideyiz duygusuyla hareket etmenin öneminin fark edileceği, çevreci ulaşım araçlarının tercih edilirliğinin artacağı, güçlü bir internet altyapısının inşa edileceği, ev almak kadar komşu almanın da önemli olduğu “ruhlu şehirler”in kurulacağı söylenebilir.

Benzer İçerikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir