21 Temmuz 2024, Pazar

İnsana Karşı İnsan – Yusuf ŞAHİN

Baş döndürücü değişimlerin yaşandığı bir çağda yaşadığımız tartışılmaz bir gerçek artık. Adına küreselleşme denilen bu tuhaf çağda önce tek tip bir insan üretildi. Heyecanları, sevinçleri, üzüntüleri, öfkeleri aynı olan… Bir tarihi, bir geleneği, bir ailesi, aidiyet duygusu olmayan kimliksiz… Bu yeni insan tipini “dünya insanı”, “dünya vatandaşı” olarak pazara sürdüler. Pazara sürdüler diyorum, çünkü büyük küresel şirketlerin elinde “insan” da bütün o vahye dayalı kavramsal arka planından soyutlanarak madde boyutuna indirgendi. Her şarta uyum sağlayabilen, kazanmaya ve başarmaya odaklı yeni dünyanın yeni insanı.

Duyguları, düşünceleri pazarlanabilen, alınıp satılabilen… İsmet Özel’in mısraında dile getirdiği gibi: “Duygular paketlenmiş, tecime elverişli” Peki, ne oldu da “eşref-i mahlûkat” olan ve “ahsen-i takvim” üzere yaratılan insan bu hale dönüştü? Bu, elbette uzun bir hikâye. Ancak şu kadarını söyleyebiliriz: İslam ilim ve düşünce tarihine göz attığımız zaman öncelikle şu gerçeğin altını çizmek zorundayız: Müslümanlar bilim ve felsefe alanında 12. asra kadar, klasik bilimlerin her alanında (matematik, fizik, kimya, astronomi, biyoloji ve tıp) ve felsefede geniş çapta ve çok yönlü çalışma içerisine girmişler ve eserler ortaya koymuşlardır.

Bu dönemde, hem kendilerinin dışında Eski Yunan ve Hintli düşünürlerin eserleri üzerinde geniş çaplı incelemelerde bulunmuşlar, hem de yeni ve özgün araştırmalar ortaya koymuşlar, farklı yöntemler geliştirmişlerdir. İslam bilim tarihinin klasik evresi sayılan 7. ile 11. asırlar arasında, “ilim”i bir bütün olarak algılayan bakış açısının yerine, daha sonraki dönemlerde “beşeri ilimler” ve “İslami ilimler” tasnifinin yapılmış olması, özelde Müslümanlar açısından, genel anlamda da tüm insanlık açısından bir kırılma noktasıdır, diyebiliriz. Bundan sonraki dönemlerde artık İslâm bilim geleneğinin sağlıklı bir çizgide ilerlediğini söylemek maalesef mümkün değildir. Çünkü 12. asırdan sonra bu eklektik ve tabiatı itibariyle seküler anlayış, İslam dünyasında ve İslam ilim geleneğinde çok önemli bir yeri olan medreselerin alanın daralmasına – sadece fıkıh, hadis, tefsir, akaid gibi ilim alanlarıyla iştigal etmelerine- ve beraberinde ilmî ve fikrî arayışların son bulmasına yol açmıştır.

İslam düşünce geleneğindeki kırılma ve ilimleri “küll” halinde kavrayan bütüncül bakış açısının sahneden çekilmesi sonrası, 15. yüzyıldan itibaren, özellikle de “aydınlanma dönemi” diye tabir edilen 18. yüzyılla birlikte, Batı dünyasında tüm o salt akla dayalı, pozitivist bilim anlayışının getirdiği yeni arayışlar ve buluşların ortaya çıkardığı yeni bir durumla karşı karşıyayız bugün. Bu yeni durumu “insana karşı insan” formülüyle izah edebiliriz. Hakikati, insanı ve gayet tabi olarak ilmi bir bütün olarak ele alan bakış açısının yerine ayrıştırıcı, bölümleyen, ikili –eklektik- ve seküler yaklaşımların hâkim olduğu bir çağda kalbinden ve vicdanından soyutlanmış bir zihin, “insana karşı insan”ı karşımıza çıkardı.

Bu “yeni insan” tipi, doğası gereği akılcıdır; referans olarak salt aklı ele alır, ilahî olandan soyutlanmıştır. Sabırsızdır; hızlı yaşar, hep acelesi vardır. Maddecidir; insanı, tabiatı madde halinde görür, manevî boyutundan habersizdir. Bencildir; kendinden başka bir şey düşünmez, her şey onun rahatı için vardır. Çıkarcıdır; kendi menfaatleri için başkalarının hayatını, tabiatı yok etmekten çekinmez. Mahpustur; hakikat algısı var olan gerçeklikle sınırlıdır. “Öte” fikri yoktur, mâverasızdır. Şimdi gelinen noktada, bilim ve teknolojinin eriştiği bu aşamada modern insan, önce kendi zihninde yaşadığı tarihsel dönüşümü, bir nevi kendi üretmiş olduğu “yapay zekâ” denilen bir tür sayısal algoritmalara dayalı yazılımlarla bir başka boyuta aktararak somutlaştırdı.

Bu yeni durumu, ileri teknolojinin eriştiği yapay zekâ evresini, özellikle yukarıda kısaca seyrini ifade etmeye çalıştığım batı aklının tarihsel birikiminden, bilimsel yürüyüşünden bağımsız değerlendiremeyiz şüphesiz. Artık hayatın her devresinde robotların olacağı bir zamana doğru hızla ilerliyoruz. Hâlihazırda yapay zekânın gündelik hayatımızda aktif olarak yer aldığını, aile arası ilişkilerden eğitim dünyasındaki yeni yönelimlere, ticari hayattan sağlık alanına, trafik sorunlarından hukukî çözümlemelere kadar birçok alanda değişimlere yol açtığını/açacağını görüyoruz. Modern insanın en çok yakındığı şey yalnızlıktır şüphesiz. Ancak bu yalnızlığa sebep olan, yalnızlık duygusunu depreştiren, arttıran bir süreci kendi elleriyle oluşturmaktadır bugün. Bir başkasıyla birebir, sahici ilişkiler kurmamızı engelleyen cep telefonları bile başlı başına bunun ispatıdır. Artık her sorumuza hızlı cevaplar alabildiğimiz telefonlarımız en yakın arkadaşlarımız haline geldi. Nereye, nasıl gideceğimizi tarif etmekten tutun da, ne yiyeceğimize, ne kadar spor yapmamız gerektiğine varıncaya kadar, ihtiyacımız olan her şeyi bize söyleyen akıllı telefonlarımız var gözümüzün önünde.

Elektronik, akıllı asistanlarımız her daim bizimle beraber. İstediğimiz bilgiyi, istediğimiz anda bize sunan danışmanlarımızla dolaşıyoruz her yerde. Anne, baba nasihatinin, öğretmen bilgi ve saygınlığının, akılla, gönülle yoğrulmuş tarihi tecrübenin bu akıllı telefonlar ve bilgisayarlar karşısında yenik düştüğünü şimdiden gördük bile. Sahici olan her ne var ise, hızlıca hayatımızdan çıktığını anbean yaşayarak görüyoruz. Bu durumda insanı kalbinden yakalayacak, gönülden gönüle bir yol bulacak, ona bu dünyada yalnız olmadığını hissettirecek bir yaklaşım mümkün mü? Bugün gelinen noktada, yapay zekânın geleceğiyle ilgili, insanlığın ve dünyanın geleceğini nasıl etkileyeceğine dair olumlu ve olumsuz tartışmaların yapılmakta olduğu bilinen bir gerçek. İnsan hayatını kolaylaştırdığı, gündelik hayatımıza pratik çözümler ürettiği, tıp alanında birçok hastalığa çareler bulunabileceği, akıllı şehirler, akıllı evler, akıllı otomobiller vasıtasıyla yaşam konforunun artacağı, hukukî davaların robot yargıçlar sayesinde tarafsız bir şekilde sonuçlandırılacağı gibi birçok şey söylenebilir.

Yine, her iş robotlar vasıtasıyla yürütüleceği için belirli bir süre sonra ciddî bir işsizlik sorunuyla karşı karşıya kalınacağı, rahata ve konfora alışmış insanın tamamen bencilleşeceği, başka birine ihtiyaç duymadığı için asosyal bir varlık haline dönüşeceği, düş kırıklıklarının, yalnızlıkların, rûhî tıkanıklıkların artacağı gibi olumsuz bakış açıları da dile getirilebilir. Fakat şunu göz ardı etmememiz gerekir ki, esas itibariyle, batı aklı ve biliminin ürettiği bu ileri teknolojinin gündelik fayda ve zararlarından ziyade süreci temelden sorgulamadan, daha temelli bir eleştiriye tabi tutmadan işin içinden çıkabilmek mümkün değildir. Ancak şunu da biliyoruz ki; bu tartışmalar ne yönde olursa olsun, hangi tarafın sesi daha çok çıkarsa çıksın, bu yeni durumun, yani yapay zekânın kaçınılamaz bir şekilde hayatımıza girdiği ve yarınımızı şekillendireceği bilinen bir gerçek.

Cin şişeden çıktı bir kere. Ve her yeni durumun insanlar üzerinde etkileyici ve büyüleyici bir yönü olduğunu da göz önünde bulundurursak –ki şu ana kadar yapay zekâya dayalı ürünlerin tüketimindeki hız, bu gerçeği doğruluyor – bu mekanikleşme ve robotlaşma sürecine karşı, hakikat temelli, insan merkezli yeni sözler söyleme sorumluluğu bir vicdanî gereklilik olarak boynumuzda asılı durmaktadır. Bütün bu değişimleri tetikleyen, bu mekanikleşme sürecinin insanlar nezdinde, daha ziyade “olumlu” karşılık bulmasına yol açan temel saik, kuşkusuz bu dönemin anahtar kavramları olan, rahatlık, hızlılık ve daha çok üretme ve tüketme arzusunun “yapay zekâ” ile beklentilerin üzerine çıkanbir boyuta taşınması. Bu kavramlar üzerinde, onların iyiliğine, kötülüğüne dair birçok şey söylenebilir kuşkusuz. Rahatlık, hızlılık, daha çok üretmek ve tüketmek başlı başına insanlığı iyiliğe, kurtuluşa götüren unsurlar mıdır? Bütün bunlar sorgulanabilir. Ancak burada asıl, şu soruyu sormak kaçınılmaz hale geliyor: İnsan, kendi zekâsını, kendi yapabilirliğini bir makine üzerinde yeniden oluşturarak, kendi sonunu mu hazırlıyor acaba? Önce kendi kalbinden ve vicdanından soyutlanan insan, kendi ürettiği robotla, tarihsel yürüyüşüne dramatik bir final mi hazırlama peşinde?

Yunus Emre;

“Bunca varlık iken, gitmez gönül darlığı” demişti asırlar önce. İnsanoğlu
meselelere hakikat temelli bakış açısını kaybettiği günden beri varlık dünyasında bocalayıp duruyor. Oysa yine Derviş Yunus’un diliyle;
İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsin
Ya nice okumaktır
Okumaktan murat ne
Kişi Hakk’ı bilmektir
Çün okudun bilmezsin
Ha bir kuru emektir
Dört kitabın ma’nisi
Bellidir bir elifte
Sen elifi bilmezsin
Bu nice okumaktır

mısralarında söylenen bakış açısı, ilmî bir hakikat olarak hayatiyetini devam ettirebilme başarısını gösterebilmiş olsaydı, insanoğlu bu varlık alemine de, kendi darlığına da, insan olma şerefine de uygun bir ilmî yürüyüş içerisinde olurdu, diyebilirdik gönül rahatlığıyla… Ancak yürüdüğümüz yol,b yürümemiz gereken yol muydu? Ya da Yunus’tan mülhem şöyle mi deseydik:
İnsanın kendini bilmesine götürmeyen ilim neye yarar ki?..

Benzer İçerikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir