25 Temmuz 2024, Perşembe

Bağdat ve Kyiv (Kiev) Arasında Bir Yer… – Ahmet KIRGIN

Bağdat ve Kyiv (Kiev) Arasında Bir Yer…

Aslında Bağdat ve Kyiv’e dair şöyle bir yazı yazmak isterdim: “Umut, ruh, savaş, neden? O eski minare, hiç mi düşünülmedi? Ya taşların tepkisi, o eski pazarın yanındaki minare mi? Pecersk, Sofievska… neden böyle peki? Çocuk ve annesi…” Karışık bir yazı. Çok şey anlatsındı…

Ama gerçekten anlatmak istediğim “şey” düzgün ve anlaşılır cümlelerle ifade edilemeyecek kadar zor, anlamlı ve derin olmalıydı. Kelimelerin kifayetsiz olduğu bir an gibi olmalıydı bu anlatım. Gramer kurallarına uyulmamalıydı. Derin bir üzüntüyü, bir sorgulamayı, sessiz bir protestoyu, duyulmayan bir sesi, kaybolup gitmeyi… anlamalıydı.

Bağdat’a hiç gitmedim. Kyiv’de yaşadım.

Bağdat vurulduğunda haber gelmedi. CNN kameraları televizyonculuk tarihine “büyük başarı” olarak geçecek tarihi anlara tanık olmamızı sağladı. İnsanoğlunun vicdanını, erdemini, ahlakını ve hassasiyetlerini çok hızlı ve ürkütücü bir şekilde kaybetmesi gibi bir süreçten geçtiğimizi aradan geçen 23 yıla rağmen hala tam olarak anlayamadık. Savaşta “akıllı bombalar” kullanılmış ve insanların akli melekelerini kaybetmelerine yol açmıştı, ancak insanlar ve özellikle Müslümanlar “Akletmez misiniz” ayetlerini unutmuşlardı.

Bağdat çok direndi. Direnen ordu değil, geçmişti, kültürdü, birikimdi, Bağdat’ın ruhuydu. Yüzyıllarca oluşan kimlik direniyordu, ama aynı zamanda yok da oluyordu. Oluşması için çok uzun zaman gereken şehir kimliği, yavaş yavaş ölecekti. Ve öyle oldu.

Bağdat’ın bu şekilde vuruluyor olmasının çok değişik anlamları vardı elbette. Ama asıl anlam, asla dünyaya servis edildiği gibi, Saddam rejiminin vurulması değildi. İslam dünyasının çöküş aşamalarından çok önemli bir aşama gerçekleşiyordu. Yüzyıllar boyunca İslam dünyasının bilim, kültür ve ticaret merkezi olan şehir, diğer bir ifadeyle İslam Dünyasının hafızası yok ediliyordu. Bir zamanlar “Medinetü’s-Selam” olarak bilinen bir şehir bombalanıyor, yağmalanıyor ve harap ediliyordu. Moğollar bu sefer başka bir isimle gelmişlerdi. 1326 yılında İbn-i Battûta ziyaret ettiği Bağdat için Seyahatname’sinde şöyle der: “Bu çok eski şehir, Abbasi hilafetinin baş şehri ve Kureyş kökenli imamların davet merkeziydi. Lakin onların inşa ettiği her şey mahvolmuş, yalnız ismi kalmıştır. Zamanın vahşilerinin oraya kanlı kılıçlarını uzatmadan önceki hâline nispetle şimdi hiçbir eser kalmamış denilebilir. Dicle’den başka dikkat çekici bir güzelliği yok”. Oysa Bağdat tekrar dirilmiş ve nice badirelere rağmen ayakta kalmıştı. Ancak Bağdat’a yine ihanet edilmişti.

Kürtler, kendilerine zulm etmiş ve kimyasal silah kullanmış bir diktatörden; Müslümanlar, İslam yerine Baas rejimi ikame eden bir zalimden; liberaller, bir özgürlük düşmanından kurtuluyor olmayı kutluyorlardı. Peki Bağdat? İnsanların Bağdat’ı düşünecek zamanları, algılayacak bilinç seviyeleri, acısını hissedecek hassasiyetleri kalmamıştı.

Bağdat’ın vuruluyor olmasının çok değişik anlamları vardı elbette. Ama asıl anlam, dünyaya servis edildiği gibi asla Saddam rejiminin vurulması değildi. İslam dünyasının çöküş aşamalarından çok önemli bir aşama gerçekleşiyordu. Bu şehrin vurulup harap edilmesi, tek nüshası olan bir kitabın sayfalarının birer birer koparılıp yakılması demekti.

Kyiv vurulduğunda durum temel mantık olarak farklı değildi. Ancak çok ciddi farklılıklar da vardı. Mesela, ABD için Bağdat bir düşman şehriydi, oysa Ruslar Kyiv‘i kendi uluslarının ve kültürlerinin başkenti olarak görmektedirler. Zbigniew Brzezinski’nin bundan yaklaşık 25 yıl önce söylediği “Ukrayna olmadan Rusya büyük bir güç olamaz” sözünün ne anlama geldiğini Ruslar da elbette biliyorlar. Ve kastedilen şeyin temelde Ukrayna olmakla birlikte Kyiv olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Kyiv Ruslar için Moskova veya Sankt Petersburg’tan daha az anlamlı değildir. Bugün Kyiv’in en merkezi yeri denilebilecek Sofiyevska Kilisesinin hemen yanında bu durumu ispatlayan tarihi taşlar bu söylediğimizin bir ifadesidir.

Bugün Kyiv’in savaşta yıkılmamış olmasının temel sebebi de bence budur. Kyiv’i harap etmiş bir Rusya kendi argümanlarını çürütmüş olacak ve kendi iddialarıyla çelişecektir. Tabi, bu ileriki zamanlarda böyle bir girişimin olmayacağının garantisi olamaz.

Bağdat ve Kyiv gibi tarihsel anlamda büyük şehirler kimliksel olarak barışçıl şehirlerdir. Ancak saldırıya maruz kalırlar. Yalan ve propaganda yoluyla değişik güçler bu saldırıları insanlara olduğundan farklı bir şekilde gösterirler ve başarılı olurlar. Bağdat’a saldırı için kullanılan argümanları hatırlıyor musunuz? Peki (Ukrayna) Kyiv’i bugünkü savaş durumuna getiren sürecin başlangıç aşamasını? Şehirler ve onunla birlikte insani değerler, kültür ve tarih yok olurken medyanın olayın magazinsel veya ideolojik yönüne odaklanmamızı istemesi de kayda değer ilginç bir durumdur.

Bir şehri işgale kalkanların, bombalayanların tavırlarını sadece saldırganlık ve vahşetle açıklamak bence çok eksik ve yanıltıcı bir fikir yürütme biçimidir. Onlar değişik bilinç seviyelerinde de olsa ne yaptıklarını biliyorlar. Bir şehrin harap edilmesinin geçmişe, şimdiye ve geleceğe bir mesaj gönderme şekli olduğunu bilmektedirler. Bağdat’ta şehirle özdeşleşmiş bir medreseyi, bir camiyi, bir pazar yerini vurmak, Kyiv’de tarihi bir köprüyü yıkmak sadece savaşla veya saldırganlıkla açıklanacak bir durum değildir.

Bir şehrin harap edilmesi gelecek nesillere de verilmiş önemli bir mesajdır. Onların kendilerini geçmişe nispet ederek tanımlama olanağını ortadan kaldırmaya yönelik barbarca bir davranıştır. İnsanların, kendilerine geçmişleri ve kültürel mirası/değerleri üzerinden bir kimlik oluşturma imkanının yok edilmesi demektir. İnsanların kendilerini “aidiyet” bağıyla bağlı hissedecekleri dayanak noktalarının ortadan kaldırılmasıdır. Zaman ve mekân algısının tahrip edilip zihinsel travmalara davetiye çıkarmaktır.

Bağdat ve Kyiv’in vurulması, barındırdığı malzeme itibarıyla bir “dünyayı okuma biçimi” olarak görülebilir. Mesela; bu iki şehrin vurulması aynı zamanda göç etmeyi beraberinde getirmiştir. Bugün dünyada her zamankinden daha fazla sayıda insanın yaşadığı şehri terk etmek zorunda kalması, bu şehirlerin tahrip edilmesiyle alakalıdır. Bağdat ve Kyiv özelinde baktığımızda ise, bu şehirlerin sakinlerinin ciddi oranda göç etmek zorunda kaldıklarını görmekteyiz. Bu göç hareketi aynı zamanda AB ülkelerinin ve ABD’nin göç politikalarını belirleyen dinamiklerin neler olduğunu ortaya çıkarması açısından da önemlidir. Doğru ve insani bir yaklaşım sergileyerek Ukrayna’dan gelen göçmenlere –bildiğim kadarıyla– Avrupa tarihinin en misafirperver, cömert, bürokrasisiz politikalarını uygulayan ülkelerin aynı zamanda Akdeniz’de sadece başka bir kökenden/ dinden/ırktan oldukları için göçmenlerin gemilerini, botlarını batırması ve ölüme terk etmesi anlaşılır/anlaşılmaz bir durumdur. Tarihi boyunca aslında “yabancı”ların istenmediği bir yer olan Avrupa’nın mülteci politikası ileriki zamanlarda da üzerinde düşünülmeyi hak eden bir konu olacaktır. Daha İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin 1951 Cenevre Sözleşmesi, Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin 1967 Protokolü vb. hukuki belgeler yokken, 1604 yılında Shakespeare’nin yazdığı “Yabancılar” isimli eserinde Batı Avrupa’nın yabancılara bakışını anlatmıştır. İngiltere’ye sığınan Fransızların durumunu ve toplumun onlara bakışını anlatan bu eser günümüzde de güncelliğini korumaktadır. O dönemde de yabancılardan şiddet yoluyla kurtulunabileceği şeklinde bir anlayış vardı. Bugün bu yöntemleri gerçekleştirmek için Frontex gibi oluşumlar devrededir.

İnsan Onuruna Saygı, Özgürlük, Demokrasi, Eşitlik, Hukuk Devleti ve İnsan Haklarının Korunması gibi ilkeleri temel değerleri olarak lanse eden AB gibi bir yapının, benzer/aynı nedenlerden dolayı ülkelerini terk etmek zorunda kalmış insanları birbirinden çok farklı uygulamalara tabii tutmaları, akla AB değerleri “helvadan put yapıp acıkınca yiyenlerden” ne kadar farklı sorusunu akla getiriyor. Bir toplumun ve bireyin değerlerine sahip çıkmasının ölçüsünün “pragmatist” bir bakış açısı olamayacağını ifade etmek yerinde olacaktır.

Bağdat ve Kyiv’in vurulması siyasi bir konudur. Genelde tüm insanlığın özelde ise “Batı” ve “Doğu” olarak adlandırdığımız toplulukların ve hükümetlerinin tepkileri bize dünyanın temel bir sorununu göstermiştir: Çıkar temelli ve duruma göre esneyebilen bir kurallar dünyasında yaşıyoruz. Bu durum birey olarak bizi bir tercihe zorlamaktadır: İster Bağdat, isterse Kyiv vurulsun; adaletin, erdemin ve haklının yanında olmakla karşısında olmak arasında bir tercihte bulunmak durumundayız.

Zaman akıp giderken, beraberinde şehirleri de değiştirir. Bugün içinde uyandığımız şehir aslında tam olarak dünkü şehir değildir. Asıl kimliği korunmakla birlikte, binlerce yeni yaşanmışlık, tarihe yeni eklemeler olmuştur. Kısacası, şehir her an değişmektedir. Şehirler ve savaş arasındaki ilişkileri doğru anlamak için ise zihnimizdeki kavramların değişmesi veya yeniden anlamlandırılması gerekmektedir. Bu bağlamda ben “zafer” kavramının yeniden tanımlanması gerektiğini düşünüyorum. Araya, anlamlı olacak bir cümle yazmak buraya uygun düşecektir: Amerika Bağdat’ta savaşı kazanmıştır! Bağdat gibi bir şehrin harap edilmesi, tarihinin, altyapısının, kimliğinin… neredeyse yok edilmesi çok çok büyük bir zaferdir! “Zafer” kavramının hala Ortadoğu’da ve birçok Müslümanın zihninde bir yere gidip bayrağını dikmek şeklinde algılanıyor olması ise, zihinsel bir inşaaya ne kadar ihtiyaç olduğunun göstergesidir.

Bağdat ve Kyiv asla savaş öncesi gibi olmayacaklardır. Bu iki şehrin derinliklerine birçok acı ve ıstırap sinecektir. Eski Moğolların at izleri, yenilerinin ise tank izleri kalacaktır…

Benzer İçerikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir